30 Ocak 2008 Çarşamba

27 Ocak 2008 Pazar

Demirkanlı yalanları

YALAN 25

Bulunmaz'ın Demirkanlı yalanları sergisi

Mustafa Demirkanlı, sırf, yalancı olmayabilseydi, şimdiye dek, 25 Limousine'li filosuyla koca bir "Rent A Car" şirketine sahip olabilirdi.

Bulunmaz'ın Demirkanlı'ya söz verdiği Limousine

Hilmi Bulunmaz

26 Ocak 2008

Demirkanlı'nın eski yalanlarını bulmak için eski defterleri karıştırmaya üşeniyordum. Yeni yalanlarını ise gündeme getiremiyordum, çünkü Demirkanlı artık yeni yalanlarını kendisi söylemek yerine Burak Caney'e söyletiyordu. Takma ad ardına gizlendiği için, yalanlarının inandırıcı olmasına da artık pek aldırmıyordu. Örneğin, hayatında Ilıcak ailesinden bir tek kişinin yüzünü bile görmemiş olan Coşkun Büktel için, "Coşkun Büktel'in Ilıcak ailesiyle yakınlığını biliyoruz." gibi kuyruklu yalanlar üretmekten bile çekinmiyordu. Bu yalanlara Büktel'den nefret eden kitlenin bile inanmadığını biliyordu ama kaç kişi inanırsa kârdır anlayışıyla ve takma ad güvencesiyle bu yalanları sürdürmekte bizim hâlâ anlayamadığımız bir nedenle, yarar görüyordu/görüyor. Demirkanlı sonunda (nasıl bir lağım olduğu ilk bakışta görülebilen), kimseleri inandıramayan Burak Caney'e inandırıcılık kazandırmak için, ona kendi imzasıyla kefil olmaya karar verdi. (Sanki kendisi bir yalan makinası değilmiş gibi, sanki kendi kefaleti geçerli ve inandırıcı olabilirmiş gibi...) Büktel ve Bulunmaz'la artık ilgilenmeyeceği konusundaki sözünü kim bilir kaçıncı kez olmak üzere, bir daha bozdu ve okurlarına Burak Caney'in yalanlarını övüp, onları Burak Caney'in sitesine yönelten bir link yazısı yazdı. Ama son zamanlarda eli öyle alıştığı için, Demirkanlı, kendi imzasıyla yazmakta olduğunu unutup, yalanlarını eskisi gibi kurnazca düzenlemek yerine, Burak Caneyi'nkiler kadar ahmakça, fütursuzca yumurtlamakta olduğunu fark edemedi. Böylece, 25. yalan için, eski defterleri karıştırmak külfetinden bizi kurtarmış oldu. İşte Demirkanlı'nın "kendi imzasıyla" yayınladığı yirmi beşinci yalan:

YALAN: 25

Mustafa Demirkanlı demişti ki:

"Sırça köşke çıkıp, elle tutulur –doğru veya yanlış- hiçbir şey üretememiş, kendi hayal dünyalarında önüne gelen herkese küfreden Coşkun Büktel ve onun kuyumcu arkadaşını, hiçbirimizin yapamadığı bir kararlılıkla gözler önüne seren Burak Caney'in çabalarına teşekkür için sunuyorum."

(Kaynak: "Demirkanlı, Burak Caney mi?

"Not: Demirkanlı'nın yazısına direkt link vermiyoruz, çünkü Sansürcü Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) ve sansürcü Demirkanlı, sitelerindeki bazı yazıları sonradan silip yok edebiliyorlar. İyisi mi, okuru, ilgili yazının bizim sitemizdeki sayfasına gönderiyoruz. Orada, yazının asıl kaynağına mutlaka bir link bulunuyor. Ama o linkin ucundaki asıl kaynağın sansürcüler tarafından silinip silinmeyeceğini, doğaldır ki, garanti edemiyoruz.)

Beni, yani Hilmi Bulunmaz'ı bir yana bıraksak bile, eğer bir ad benzerliği yoksa, yani benim tanıdığım THEOPE yazarı Coşkun Büktel'den bahsediyorsa; Demirkanlı'nın "-doğru veya yanlış- hiçbir şey üretememiş" sözü dünyanın en ahmakça yalanıdır. Demirkanlı bu ahmakça yalanın yalan olmadığını kanıtlasın kendisine fotoğraftaki Limousine'den kaç tane isterse armağan etmeye söz veriyoruz!...

Biz sözümüzü yerine getirmezsek adiyiz; ama suçlamasını kanıtlamazsa Demirkanlı adidir...

Not: "Bir düşkünün hatıra defteri" başlıklı bir yazı hazırlıyoruz. Bu yazıda; 1+1=1 (Mustafa Demirkanlı+Burak Caney=Mustafa Caney) sonucuna varacağız!...

Bakınız: coskunbuktel.com

20 Ocak 2008 Pazar

Shakespeare'siz Herifler


Online Videos by Veoh.com

Shakespeare'siz Herifler


Online Videos by Veoh.com

İncelediğimiz tiyatrocular

Bulunmaz Tiyatro, bugünden başlayarak, dünya tiyatrosuna yön veren beş önemli tiyatro sanatçısını (Shakespeare, Moliere, Goldoni, Brecht, Büktel) inceleme kararı aldı. Kısa erimde, sitelerimiz ve dergimizde konu edineceğimiz sanatçıları, orta erimde bir kitapta topladıktan sonra, uzun erimde ayrı ayrı kitaplarda gündeme getireceğiz...
(20 Ocak 2008)Coşkun Büktel
.
Bertolt Brecht
.

Carlo Goldoni
.

Baptiste Moliere
.

William Shakespeare

18 Ocak 2008 Cuma

Coşkun Büktel
17 Ocak 2008


GÜNCELLEME (18 Ocak 2008): Yazımızın ikinci bölümünü sayfanın altına ekledik.


Demirkanlı / Alkaya görüşmesinde geçenbazı ifadelerin "açıkça, mertçe, Türkçe"ye çevirisi


BİR İPTE İKİ CANBAZ


Orhan Alkaya, AKP'li belediye başkanı Kadir Topbaş tarafından İBŞT'ye genel sanat yönetmeni olarak atanır atanmaz, Tiyatro Tiyatro dergisi sahibi ve eski kankası Mustafa Demirkanlı'ya derhal bir röportaj verdi. Birbirlerinin tüm kirli çamaşırlarını bilen iki eski kankanın bu röportajında, hiçbir şey "açıkça, mertçe, Türkçe" konuşulmadığı için, en azından bazı ifadeleri Türkçe'den Türkçe'ye çevirmemiz gerektiğini düşündük ve o ifadeleri "açıkça, mertçe, Türkçe"ye çevirerek, tiyatro kamuoyunu bir miktar aydınlatmak istedik. İki kankanın söyledikleri hakkında yaptığım çevirileri ve açıkça söylemedikleri halde satır aralarında ima ettikleri hakkında yaptığım açıklamaları, kırmızı harflerle dizerek, onların söylediklerinden kolayca ayırt edilmesini sağladım.


(...)

MUSTAFA DEMİRKANLI:

Orhan, bu konuyu açarak devam edelim mi? Şehir Tiyatrosu’nun Katma Bütçe’den çıkartılması ile ilgili çeşitli spekülasyonlar yapılıyor, (Yani, bu katma bütçeden çıkarılma ile ilgili olarak AKP'ye yöneltilen eleştirilere ben "spekülasyon" diyorum. Duydun mu AKP? Duydun mu Topbaş? Dergime reklam vermeniz için daha ne diyeyim?) AKP’nin tiyatroya yönelik bir hamlesi gibi yorumlar var, (Ben bu yorumlara itibar etmiyor, ikinci bir bakış açısını vurguluyor, Alkaya'yı o ikinci bakış açısına doğru manüple etmeye çalışıyorum. Duydun mu AKP? Duydun mu Topbaş? Dergime reklam vermeniz için daha ne diyeyim?) ikinci bakış ise, bunun böyle olmadığını, yasa taslağının Ecevit Hükümeti döneminde meclise geldiği, AKP’nin gelir gelmez kucağında bularak çıkarttığı ve biz dahil kimsenin haberdar olmadığı, -çünkü yasanın uygulama zamanı 2006 olarak belirlenmişti- bir yasa gündemimize geliverdi, bu hükümetlerin değil, IMF’in dayattığı bir yasaydı. (Yani ben asıl suçlunun Ecevit, Amerika ve IMF olduğunu düşünüyorum. AKP bu yasayı kucağında buldu diyerek, AKP'yi sanki kucağında bulduğu her yasayı uygulayan hukuk şampiyonu bir iktidarmış gibi lanse etmeye çalışıyorum. Duydun mu AKP? Duydun mu Topbaş? Dergime reklam vermeniz için daha ne diyeyim?) Sen hangi görüşe veya yoruma daha yakınsın? (E, artık bunca manipülasyondan sonra Alkaya hangi yoruma daha yakın olabilir ki?)

ORHAN ALKAYA:

İkincisi tabii ki, (Tabii, ki...) çünkü Kamu Mali Yönetimi Kontrol Kanunu’dur bu uygulamaya neden olan. Katma bütçeyi düzenleyen, 1927 tarihli kanunu da lağveden bu kanun bir mali programın parçasıdır. Bu mali programın gerekçesi de, Türkiye’nin çok yüksek dış borç yükü altında faiz çevirme kıstırılmışlığıdır. Sosyal devletten uzaklaşma yönünde bir mali program uygulanıyor. (Yani, beni genel sanat yönetmeni yapan AKP, masum. Çünkü yapması gerekeni yapıyor. Uygulaması gereken "mali programı" uyguluyor.) Ama burada önemli olan şu, bu tür kanunlar hazırlanırken istisnaların gözetilmesi gerekiyor. (Yani, İBŞT'nin istisna edilmesi gerekiyor. Ben bu istisnayı gerçekleştirmek, yani o mali programın zararlarından İBŞT'yi kurtarmak için bu koltuğa oturdum.) (...) Bir kere Şehir Tiyatroları’nın katma bütçe uygulamasına geri dönmesi gerekiyor, bu konuda da ancak Ankara’da yapılacak bazı yasal düzenlemeler sorunu çözüm noktasına taşıyabilir. Acil hedefimiz katma bütçe uygulamasının geri alınması, çünkü Türkiye’de sanat alanlarının sübvanse edilmesini sağlayacak yasal düzenlemeler hiçbir zaman olmadı. Kısmi devlet yardımları, devlet destekleri oldu ama bunlar bir sistem içine oturmadı. İngiltere’deki, Fransa’daki, Almanya’daki, Hollanda’daki ya da Rusya’daki gibi… (Yani ben Harbiye Sahnesi bir sosyalistin yönetiminde yıkılsın da, kamuoyu tepkileri sınırlı kalsın diye, AKP'nin planları uyarınca değil; bu katma bütçeyi geri almak —AKP'nin kaybettiği eşeğimizi bize geri vermesini başarmak için— kendi planım uyarınca bu koltuğa oturdum.)

(...)

DEMİRKANLI:

Başka bir şey, evet bu modelde bir koruma şemsiyesi var, ama bu şemsiye sadece kamuya ilişmiş sanatçıları koruyor, niteliğine bakmaksızın. Bu hantallığı oluşturmuyor mu? ("Hantallık", yani bazı insanların çalışsa da çalışmasa da maaş alıyor olmaları... Sosyal Sigortalar Kurumu "hantallık" oluşturduğu için, işçi hakları nasıl budandıysa, İBŞT'nin de SSK gibi budanması, maaş garantisinin sona erdirilmesi, kapitalizmin ruhuna uygun olarak, örneğin, herkesin sözleşmeli çalışması gerekmiyor mu? AKP ve Topbaş, anladın sen onu! Anladın sen neden söylüyorum bunu.)

ALKAYA:

Tam bir yere oturtamadım doğrusu. Sade sor istersen sorunu. (Alkaya, ya gerçekten saftoron olduğu için Demirkanlı'nın dilinin altındaki baklayı anlayamıyor; ya da saftoron numarasına yatıp anlamazdan geliyor.)

DEMİRKANLI:

Peki en açık biçimiyle sorayım. (Bakmayın açık dediğine, Demirkanlı yine açık konuşmuyor.) Bir oyuncu hasbelkader, bir biçimde ödenekli tiyatrolardan birine girmiş, yetenekli olsa da olmasa da, oynasa da oynamasa da, seçilse de seçilmese de, emekli olana kadar artık o kurumda, bu bir sıkıntı oluşturmuyor mu? (Yani, oyuncuların maaş garantisine sahip olması, bir "hantallık", bir sıkıntı oluşturduğuna göre, şu maaş garantisine bir son vermek gerekmiyor mu? Alkaya sana söylüyom, AKP ve Topbaş sen anla!) Bir sıkıntı oluşturuyorsa, ara bir formülle bu nasıl çözülür?

ALKAYA:

Düşük oranda böyle bir sıkıntıdan bahsedebiliriz. Ben bu kurumda çalışan insanların, efendim ben bir kenarda durayım paramı alayım diye düşünen kişiler olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim, ha böyle insanlar çıkar mı, çıkabilir her yerde çıkabilir. Bu sistem insanları tembelliğe iter mi? İtmez, çünkü, aldığınız para dört kişilik ailenin yoksulluk sınırında yaşamasına ancak yeter. Bu kurumun verdiği en yüksek para yoksulluk sınırında bir paradır. Böyle bir para için insanlar burada kalayım da, buradan bir biçimde sebepleneyim demezler. (Maaş garantisi ancak "düşük oranda" sıkıntı yaratabilir, çünkü zaten doğru dürüst maaş aldığımız yok. Mustafa n'apmaya çalışıyosun sen? Benim maaş güvencemde gözün mü var? Bu ne işgüzarlık?! AKP'ye yaranmak için, lütfen, benden ileri gitmeye kalkma!)

DEMİRKANLI:

Demezler tabii, ben onu sormuyorum,
(Neyi soruyorsun? Hani "en açık biçimiyle" sormuştun? Yalan makinası Demirkanlı'nın "en açık biçimi" bile açık değil.) sistemin bu yapısı hantallık oluşturmuyor mu? (Görüyorsunuz, Demirkanlı hâlâ açık değil. Sanatçıların maaş güvencesinin kaldırılması gerektiği fikrini empoze ederek AKP'ye göz kırpıyor; ama sanatçıları olaya uyandırmayı ve onların düşmanlığını kazanmayı da rantabl bulmuyor. O nedenle, "en açık biçimiyle" konuştuğunda bile açık konuşamıyor. Ama olsun, AKP ve Topbaş, anlıyor onu.) Ki bunun, yasa çalışmaları, tartışmaları sürecinde çokça gündeme geleceğini tahmin ediyorum, meselenin özü olmasa bile…

ALKAYA:

Şu önemli, bütün bu tür tiyatrolarda dünyanın her tarafında bizdeki gibi düzenli maaş alan insanlar vardır. (Alkaya, nihayet, Demirkanlı'nın n'apmaya çalıştığına uyandı ve hemen "düzenli maaş" güvencesini savunmaya koyuluyor.)

DEMİRKANLI:

Tabii, ama çok az.
(Demirkanlı, ısrarlı. Evet, dünyanın başka yerlerinde de "düzenli maaş" güvencesi var ama "çok az" diyor. Yani bu güvence demode oldu, çağın ve dünyanın gereklerine uymuyor, "hantallık" yaratıyor diyor. Eh, AKP ve Topbaş, artık eşek değiller ya, Demirkanlı'nın bu çabalarını, AKP değirmenine su taşımak için böylesine "ince" hilelere başvurmasını, canla başla çalışmasını, mutlaka değerlendirecektir. Demirkanlı dergisinin çıkacak yeni sayısında reklam sayfalarına bakarak, Demirkanlı "kurnazlıklarının" nasıl değerlendirildiğini göreceğiz.)

(...)

...SÜRECEK



Coşkun Büktel / 17 Ocak 2008


Kaynak: "Orhan Alkaya ile Şehir Tiyatroları'nın Yarını Üzerine"


GÜNCELLEME:

2.Bölüm


MUSTAFA DEMİRKANLI:

Orhan Alkaya Sanat Yönetmenliği’ni kabul ederken kafasındaki projeler neler, ne yapmak istiyor? Şehir Tiyatroları’nı derleyip toparlamak mı istiyor, bir vizyon mu oluşturmak istiyor, konuştuğumuz bu yasal çerçeve içinden bir yapı mı üretmeyi planlıyor? Neler var kafasının içinde?

ORHAN ALKAYA:

Çok basitten başlayayım, sanatsal üretimi merkeze alacağız.

MUSTAFA DEMİRKANLI:

Ne demek bu, biraz açar mısın? (Açamaz ki. Açmak için somut konuşması, somut projelerden söz açması gerekir. Alkaya somut konuşamaz ki...)

ALKAYA: Şehir Tiyatrosu’nun ana temposunu belirleyen sanatsal üretim olmaktan, sorunlar olmaya doğru evrildi. Şimdi bizim öncelikli hedefimiz, bir üst başlık olarak söylemek gerekirse, sanatsal üretimi yeniden merkeze taşımak. (Sanatsal üretimi merkeze alacağını söylemek önemli değil ki... Bunu hangi somut sanatsal projelerle gerçekleştireceğini söylemen gerek. Senin henüz somut bir projen yok. Savaş Dinçel'in anısına saygı dışında, bir tek somut projen yok.) Her şeyi buna bağlı olarak düşünebiliriz. Yani Şehir Tiyatrosu’nun acilen katma bütçe uygulamasına dönmesi yönünde bir ihtiyacımız var. (Dön baba dönelim yine "katma bütçeye" gelelim. "Katma bütçe"yi geri almak, yani kaybettiğin eşeği yeniden bulmak amacındasın, bunu anladık. Ama bütün vizyonun bu mu? Bir genel sanat yönetmeni olarak bundan başka konuşacak konun yok mu? Adam sana projelerini soruyor. Hani sanatsal üretimi merkeze alacaktın! Sanatsal üretimi gerçekten merkeze alabilecek adam, merkeze almayı bu konuşmadan başlatır. Ama Alkaya'nın asıl merkezi belli: "Katma bütçe".) Bu ihtiyacın da gerekçesi sanatsal üretimin merkeze gelmesi zorunluluğudur, Şehir Tiyatrosu’nun benzerleri gibi, özel yasayla yönetilen bir tiyatro kurumu haline dönüştürülmesi de sanatın üretimin merkeze çekilmesi zorunluluğu ile ilintili. Zaten üretimin kalitesini artırmak, üretimin koşullarını iyileştirmek, fiziki koşulları; yani bina koşullarını olumlu yönde iyileştirmek, sanatçıların, tiyatrocuların ki benim algılayışımda bir tiyatroda çalışan herkes tiyatrocudur, yalnızca sahneye çıkan sanatçı değil, sahnedeki teknisyenden kapıdaki bilet kesen arkadaşıma, servis aracını kullanan şoför arkadaşıma kadar (Yani herkese soyut bir mavi boncuk) herkes tiyatro üretiminin bir parçasıdır, yaratım sürecinin bütün koşullarını iyileştirmek gerekiyor. Mutlu insanların yaptığı üretim seyircisini de mutlu eder. 1914’te bir konservatuvar olarak kurulmuş ve tüm çalkantıların içerisinden ayakta kalarak çıkmayı başarmış bir kurumun mottosunu yeniden ayağa kaldırmak öncelikli hedefimiz. (Biraz da hamaset) Bu konuda yönetim görevinde bulunan bütün arkadaşlarımın çaba harcadığını biliyorum, hiçbir kuşkum yok ama sıkıntı hâlâ sürüyorsa belli ki yöntemle ilgili farklı arayışlar içersine girmemiz gerekiyor. (Somut proje? Somut proje yok. "Arayış içersine" girecekler, artık o "arayış içersinde" ne bulurlarsa, ne çıkarsa bahtımıza... Bir çuval laf, dişe dokunur, "somut" bir tek cümle yok. Çünkü kendine güven yok. Ben şu, şu, şu oyunları şu tarihte şu salonlarda başlatacağım; şu tarz oyunları ve şu tarz rejileri destekleyeceğim ve salonların yıkılması veya projelerimin herhangi bir nedenle sekteye uğratılması halinde istifa edeceğim, tarzında konuşabilecek dik duruşlu gerçek sanatçıları, politikacılar neden tercih etmezler, neden hep Alkayagilleri tercih ederler, hiç düşündünüz mü? Yalnızca AKP değil, tüm iktidarlar Alkayagilleri tercih etti. Bu, Özal'ın Akbulut'u ve Amerika'nın Özal'ı tercih etmesine benzer bir durum. Yani kökeninde Amerika var. Bizimkiler bu Amerikan usulünü —"Amerika"yı— keşfetmeden önce, tiyatrolarımızın yönetimine Muhsin Ertuğrul gibi iktidarlara "hayır" diyebilen dik duruşlu insanlar gelebiliyordu. Artık yok öyle yağma!)

DEMİRKANLI:

Yöntemin dışında, yapı ile ilgili sorunlar olabilir mi? Hem Devlet Tiyatroları’nın hem Şehir Tiyatrosu’nun hantallaşmış bir yapıları var… (Mustafa'nın aklı fikri "hantallaşmada"... "Hantallaşmayı" vurgulayarak, sanatçıların maaş garantisini budamanın altyapısını hazırlamakta... Bunu sanatçılara düşman olduğu için değil, sırf AKP ve Topbaş'a göz kırpmak, dergisine reklam almak ya da belki AKP'yle ilişki geliştirip daha fazlasını sağlamak umuduyla yapıyor. Yoksa tekrar tekrar "hantallaşmayı" niye vurgulasın ki? "Yukarıdakilerin" dikkatini çekmeye çalışıyor. Büyük ihtimalle, bu röportajın AKP yetkilileri tarafından okunacağını umuyor. Bence de okuyacaklardır. Ama Demirkanlı'nın gönderdiği sinyalleri nasıl değerlendireceklerini bilemem.)

ALKAYA:

Doğru söylüyorsun, bu bizim yıllar önce konuştuğumuz bir mesele. Çok iyi hatırlıyorum Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’nde kapalı oturum (Emin misin? "Kapalı oturum muydu o?) yapmıştık, sanırım bundan 15 sene önce, Beklan Algan’ın, Ali Taygun’un, Yücel Erten’in katıldığı. Birkaç ay önce dokümanları tararken o açık oturuma (Hilmi Bulunmaz, Alkaya'ya burada sormuş: "Hani kapalı oturumdu?" Bakınız: Bulunmaz, "...Ve karga peyniri bırakmadı") baktım, 15 yıl önce de ben bunları söylemişim, bu kurumların yeniden yapılandırılması bir zorunluluktur, aksi takdirde bu kurumlar kaçınılmaz olarak erozyona uğrar, demişim. (Yeniden yapılandırmak gerektiğini zaten herkes her zaman söylüyor. Bu matah bir şey değil. AKP de zaten İBŞT'yi yeniden yapılandırmak için yıkıyor. Önemli olan senin yeniden yapılandırmak adına somut olarak ne söylediğin... "Katma bütçeyi geri almak", yani zaten senin olan eşeği yeniden sana vermelerini sağlamaya çalışmak dışında, yeniden yapılandırma adına hiçbir şey söylemiyorsun. Demirkanlı boyuna "hantallaşmak" diyerek seni, "Evet, kadrolar çok şişti, artık herkes çalıştığı kadar maaş almalı" noktasına itmeye çalışıyor. Sen ise ona yalnızca "Doğru söylüyorsun" diyerek AKP'ye kendi selamını gönderiyor ama "hantallaşmanın" nasıl çözüleceği hakkında ser verip sır vermiyorsun. Hilmi Bulunmaz'ın deyişiyle "Peyniri ağzından bırakmıyorsun".) Hüzün verici. Evet, büyük planda gerçekten bu kurumların yeniden yapılandırılması gibi bir zorunlulukla karşı karşıyayız. Ama yakın planda çok acil sıkıntıları çözmemiz gerekiyor. Çok acil sıkıntıların sembolü de, kod adı da yasadır.

DEMİRKANLI

Yasa bu uzun erimli sıkıntıları çözmeye yönelik bir başlangıç, ama bu yasanın muhtevası her şeyi belirleyecek… ("Muhteva"nın, yani "hantallığı" giderecek önlemin adı yalnızca "muhteva" olarak geçiyor ama o "muhteva"nın ne olduğunu açıkça telaffuz etmeye, elbette ki, iki canbaz da yanaşmıyor.)

ALKAYA

Doğru söylüyorsun, (Alkaya, Demirkanlı'ya bir kez daha "doğru söylüyorsun" diyor ama Demirkanlı'nın açmaya yanaşmadığı "muhteva"yı yani "hantallığı gidermek için yasada yapılması gereken şeyi" —maaş güvencesine son vermek— açmaya yanaşmıyor.) zaten bu yüzden yasa tartışmalarıyla ilgili olarak beyin fırtınaları düzenleyeceğiz, bütün tiyatro kamuoyuyla, yalnızca kendi içimizde değil. Belki bir sempozyum düzenlemek, bütün bu delilleri bir araya getirerek yasanın niteliğini, ruhunu oluşturmak niyetindeyiz. Çünkü yasaların yararlı olabileceği gibi, büyük sıkıntılar yaratabileceğine de inanıyoruz. Dolayısıyla artık enine boyuna, ince eleyip sık dokuyarak hazırlanılacak bir sürecin sonundayız bu çıkmazda. Bu süreç zannedildiği kadar da uzun bir süreç değildir. (Ölme eşeğim ölme! Bir işi çözümlemek istemiyorsanız ya da çözümleme yetkiniz/yeteneğiniz yoksa, mümkün olduğu kadar ipe un sermek için, o işi komisyonlara, "sempozyumlara" havale ediniz, diyenler haklılar. Alkaya, tek suçlu kendisi olmamak için, AKP'nin emirlerini tek başına uygulamak istemiyor. Kerhen kabul ettiği anlaşılan AKP projelerini, sempozyumlara, beyin fırtınalarına havale ederek, sanki yapılması gereken şey, beyin ameliyatı gibi karmaşık bir konuymuş gibi işi yokuşa sürerek, sündürmek, süründürmek ve hiçbir şey yapmadan yapar görünerek, kalabildiği kadar iktidarda kalabilmek niyetinde olduğu görünüyor. Ama AKP'nin ne istediği çok net ve sürüncemeye tahammülü olacağını sanmıyoruz. Alkaya'nın AKP'den daha kurnaz olduğunu da sanmıyoruz.)

DEMİRKANLI

Ama kolay da değil…

ALKAYA

Hiçbir şey kolay değildir ama mümkün olan her şey zor da olsa yapılabilir. (de, AKP işi zora soktuğunu fark ettiğinde, o koltukta kaç saniye oturabilirsin? Hem AKP'yi hem tiyatro kamuoyunu nasıl idare edebilir, bu imkansız dengeyi ne kadar sürdürebilirsin?)

DEMİRKANLI:

Tam burada temel bir soru geliyor gündeme. Yeni yasa, yeni yapılanmalarla beraber istihdam sorunu gündeme geliyor. (Demirkanlı, "istihdam" temasından, yani "maaş garantisinin hantallaşma yarattığı ve nasıl çözüleceği" konusundan uzaklaşmak istemiyor ve konuyu yine oraya getirerek Alkaya'nın ağzından peyniri kapmayı bir kez daha deniyor.) Speküle edilerek gündeme geliyor… evet yeniden yapılanma, Amerika’yı yeniden keşfetmeyeceğiz ama bire bir de modeli alamayız, bizim ülkemizin de öznel koşulları var. Türkiye’deki tiyatro geçmişi çok kısa, sosyal altyapılar yok, örneğin işsizlik sigortası model alacağımız ülkelerdeki gibi değil, yok. (E, o zaman n'apıcaz, kendin söylesene! İşsizlik sigortası olmalıdır desene! Diyemezsin, AKP'nin hoşuna gitmez. Ama "işsizlik sigortası" kavramını sadece "telaffuz ederek", kadrolu sanatçılara da selamını çaktın!)

ALKAYA:

Büyük alana girmeden önce, defalarca yıllar içinde söylediğim bir şeyi tekrar edeyim. Şehir Tiyatroları’nda ya da Devlet Tiyatroları’nda çalışan insanların bir tür memur statüsünde olmaları sübvansiyonun bir başka modelinin olmamasından ibaret. Dolayısıyla bu kurumlarda çalışan insanlara memur denmesini daima reddettim. (Yani memurluktan çıkarılıp serbest mi kalsınlar? Sözleşmeli mi olsunlar? Böylece kadrolardaki hantallık giderilmiş mi olsun? Açık konuşsana kardeşim! Somut şeyler söylesene! Türkçe konuş da, konuştuklarını Türkçe'ye çevirmek zorunda kalmayalım!) Herhangi bir biçimde memur nitelemesini son derece yanlış buldum. (Yani bu mu sanatçıların asıl sorunu? Memur denmesinden kurtulmak mı? Memuriyetten çıkarılmak mı? Memuriyetlerine son vermedikçe, memurlara "memur" dememizi başka nasıl engelleyebilirsin?) Çünkü bu bir tür şemsiyedir. Neden bir tür şemsiyedir, çünkü bizim bu olanları düzenleyen senatlarımız, konsüllerimiz ülke çapında uygulanan merkeziyetçi yasalarımız, Amerika’daki gibi vergi muafiyeti sistemi ve sponsorluk teşviki sağlayan yasalarımız olmadı hiçbir zaman. Bu kurumlar ancak katma bütçenin (Dön baba dön, gene geldik "katma bütçeye"... Ayının tüm şarkıları nasıl bal üstüneyse, Alkaya'nın tüm şarkısı da "katma bütçe" üstüne...) ruhunu oluşturan bir tür sosyal devlet algısının sonucu olan uygulamalarladır. Nedir bu katma bütçe? Sen zorunlusun, ama bir otel kadar para kazanman mümkün değil. Bir otel de gerekli tabii, ama o para kazanıyor önemli olan ikisini bir havuzda birleştirip iki tarafa pay dağıttığımız zaman, korumak zorunda olduğumu da koruyabiliriz. Bu bir model, 1920’lerden kalma bir model, İzmir İktisat Kongresi üzerine şekillenen karma devlet modelinin bir sonucu bu. Biz 70 yılda üstüne bir şey koyamamışız. Var olanı korumak ihtiyacı içine giriyoruz, üstüne yeni bir şey koyamadığımız için. İstihdamla ilgili söylediğin başka bir şeyse, onu bir daha sor istersen. (Elbette başka bir şey. Demirkanlı sana "hantallığı" nasıl çözeceğini soruyor, ağzından "herkes çalıştığı kadar kazanacak" cümlesini alıp AKP'ye hizmet sunmak istiyor ama senin tek şarkın var: "Katma bütçe"... Acaba AKP'den verdiğin sözlere karşılık alabildiğin tek söz katma bütçeye dönüş olduğu için mi, "katma bütçe"yi bu kadar vurguluyorsun? Demirel gibi, karşındaki ne sorarsa sorsun, sen hazırladığın cevabı veriyorsun. Sen sanatçı mısın? Çürümüş politikacı mı?)

(...)

... SÜRECEK

Coşkun Büktel / 18 Ocak 2008

Kaynak: "Orhan Alkaya ile Şehir Tiyatroları'nın Yarını Üzerine"

15 Ocak 2008 Salı

Bulunmaz, Goldoni'yi anlatıyor

Bulunmaz'ın tiyatro sohbetleri

Foto: Hilmi Bulunmaz / Hindistan


Coşkun Büktel
14 Ocak 2008


Birkaç ay önce başlattığı görüntülü internet sohbetlerini Hilmi Bulunmaz, zaman içinde bir meddah ustalığı katarak hızla geliştirip sonunda olağanüstü "hisseli ve eğlenceli" birer gösteriye dönüştürdü

Bulunmaz'ın giderek virtüöz kalitesine ulaştırdığı doğaçlama sohbetleri

Bugüne dek, Bulunmaz'ın internet sohbetlerine link vermeyi düşünmemiştim. Çünkü seçtiği konularda herhangi bir hazırlık yapmadan çıkıp daldan dala atlayarak konuşması ve youtube'un zaman sınırlaması olan 10 dakika dolunca, konuşmanın mantıksal doyuruculuğa ulaşmadan aniden son bulması; bende, Bulunmaz'ın eldeki olanağı iyi kullanamadığı, harcadığı duygusunu yaratıyordu. Bulunmaz'a hep, hazırlık yaparak çıkmasını ve elindeki olanağı daha iyi kullanmasını tavsiye ediyordum. O da bana ve izleyicilere, oğlu Cemal Bulunmaz askerden dönünce, bu konuşmaları doğaçlama yapmak yerine, "hazırlanarak" yapacağını vadediyordu. Cemal Bulunmaz 18 Ocak 2008'de askerden dönüyor. Ama ben, Hilmi Bulunmaz'ın internet sohbetlerini "hazırlanarak" yapması gerektiği konusunda artık eskisi kadar emin değilim.

Çünkü Bulunmaz, zaman içinde, bu on dakikalık youtube formatına öylesine egemen hale geldi ki, on dakikanın içinde zamanı mükemmel kullanmayı öğrendiği ve anlatmak istediği şeyi anlamlı bir bütünlüğe ulaştırabildiği gibi, ilk günlerdeki güvensizliğini ve tutukluğunu hızla aşarak, yaptığı tiyatro sohbetlerine tiyatrallik kazandırmayı, olağanüstü meddahlık yeteneğini de katıp, sohbetleri "hisseli ve eğlenceli" birer gösteriye dönüştürmeyi başardı. Hilmi Bulunmaz, özellikle, "peyniri kapmaya çalışan tilki"ye benzettiği Mustafa Demirkanlı'yla "peyniri ağzından bırakmayan karga"ya benzettiği Orhan Alkaya arasında gerçekleşen röportajı ve "Cumhuriyet gazetesinin Carlo Goldoni fiyaskosunu" son iki sohbetinde değerlendirirken, içerik ve görsellik açısından tam bir virtüöz kalitesine ulaşıyor.

Hilmi Bulunmaz kameranın karşısına, doğaçlama yaparak çıkmak yerine, hazırlık yaparak çıkarsa; söz gelimi, "Demirkanlı yalanları"nın ince hilelerini daha net ve anlaşılır biçimde deşifre edebilmek için söyleyeceklerini önceden ezberlerse; sesinde, tonlamalarında ve özellikle el kol hareketlerinde bugün yakalamış olduğu doğallık, sıcaklık, samimiyet ve inandırıcılığı aynı dozda sürdürebilir mi? Yoksa (vandallara hiç de değerli gelmediğinden emin olduğum) o artı değerlerden, doğallık, sıcaklık, samimiyet ve inandırıcılıktan, fire verir mi?

Bu soruya cevap vermek ve cevabın gereğini yapmak Hilmi Bulunmaz'a düşüyor. Karar Hilmi'nin.

Ben kendi payıma, Hilmi Bulunmaz'ın haftalık sohbetlerini izlemek için, Pazar akşamlarını artık iple çekiyorum.

Aşağıda, Hilmi Bulunmaz'ın tiyatro sohbetlerini (sondan başa doğru kronolojik olarak sıralanmış biçimde) toplu halde bulacağınız, tiyatroyun.com sayfasının linkini veriyoruz:

HİLMİ BULUNMAZ'IN TİYATRO SOHBETLERİ

13 Ocak 2008 Pazar

10 Ocak 2008 Perşembe

Bulunmaz ile söyleşi

Her pazar, saat 14.00-15.00 arası Hilmi Bulunmaz ile istediğiniz konuda söyleşi yapabilirsiniz. Giriş ücretsizdir...

e-posta ile rezervasyon zorunludur...

Not: Yalancılar, sansürcüler, iftiracılar, sanal canavarlar, sanatsal soytarılar ve sanatsal faşistler söyleşiye katılamaz!...

6 Ocak 2008 Pazar

5 Ocak 2008 Cumartesi