Barışarock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barışarock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2007 Perşembe

Taciz parantezi!...

Emperyalizm uşaklığıyla suçlananlardan Fadime Yılmaz, tacizcilikle suçluyor:


(...) Güya olgular ve belgelerle konuşan “BARIŞAROCK” katılımcısı tiyatrocular. Sizler de yukarıda bahsettiğim grup üyeleri gibi bir tacizciyi savunduğunuzun farkındasınız sanırım. Belge istiyorsanız, buyrun o dönemde yazılan yazıları tek tek yayınlayın sitelerinizde. Sizin için mağdurların beyanları hiç mi önemli değil? Esatoğlu (namı diğer Behruz) deyim yerindeyse cinsel organı elinde dolaşan bir tacizcidir. Bu adam sapıklık derecesinde bir istismarcıdır, hastadır. Bize göre derhal tedavi olması ve tiyatro eğitmenliğini bırakması gerekmektedir. Yoksa mağdurların sayısı artmaya devam edecektir. Yalnızca bizleri değil kaç tane ortaöğrenim öğrencisini taciz ettiği, kaç okuldan atıldığını bilmeyen yoktur. Varsa da İstanbul dışında yaşayan ve festivalden festivale “ilk kez misafir olarak“ katılan insanlardır.

Bizim için sorun yalnızca Esatoğlu sorunu değildir. Bizler biliyoruz ki, partilerde, sendikalarda, derneklerde bu gibi vakalar yaşanmaktadır. Fakat bu meseleler kurumlar içerisinde örtülerek mağdurlar bir kez daha mağdur edilmektedir. Ben şahsım adına susmayı düşünmüyorum. Söylediklerim ne “Komplo”dur ne de “Yalan”. Talep edilen bütün platformlarda çıkıp konuşacağımı buradan herkese bildiririm. (...)

tıkla


(Ayrıca) tıkla:
Barışarock'ta neler oldu?... 1
Barışarock'ta neler oldu?... 2
Barışarock'ta neler oldu?... 3
Barışarock'ta neler oldu?... 4
Barışarock'ta neler oldu?... 5
Barışarock'ta neler oldu?... 6
Barışarock'ta neler oldu?... 7
Barışarock'ta neler oldu?... 8

Bill Clinton parantezi!...

Tacizcilikle suçlanan Mehmet Esatoğlu, emperyalizm uşaklığıyla suçluyor:


(...) 1996 yılında; İstanbul’da gerçekleşen Habitat Zirvesi’nde, ABD Başkanı Bill Clinton, kitle örgütleri için yeni bir yol çizdi. Neydi bu yol? Kitle örgütleri; yani dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler... var olan sisteme muhalefet alanları olmayacak, aksine,sistemin eksik ve gediğini toparlayan, bu yönde çalışmalar yapan kuruluşlar olacaklar. Sistem de bu kuruluşlara gereken desteği verecek. O günden itibaren, ülkemizdeki tüm kitle örgütlerinde bir yol ayrımı ortaya çıktı. Bu iki eğilim bir süre kendi içinde çatıştı. ATÇ içinde de, bu tartışmanın yansımaları oldu. İçimizdeki bazı topluluklar, ATÇ’yi sisteme ve onun yoz kültürüne karşı çıkan duruşundan uzaklaştırmaya çalıştılar. Onlara göre, ATÇ yalnızca tiyatro eğitim seminerleri ve atölyeler yapan bir “sivil toplum kuruluşu” olacaktı. Ben bu eğilimlere karşı “Sisteme Başkaldıran Amatör Tiyatro” başlıklı bir yazı yazdım. Bu yazıdan sonra aramızdaki yol ayrımı keskinleşti. BGST (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu) bünyesinde yer alan Tiyatro Boğaziçi, bu yeni eğilimin başını çekiyordu. Bu nedenle 1999 - 2000 sezonunda aramızda, ATÇ geleneğine uymayan sert tartışmalar yaşandı. Bu tartışmalar sırasında, kimi grupları bana karşı kışkırtmaya çalıştılar. Başaramadılar. 2000 yılı sonbaharında, benimle iki yıldır çalışan bir topluluk olan Özgür Sahne oyuncuları, ellerine tutuşturulan bir metinle beni suçladılar. Bu bir komploydu. Bir ay önce, benim kendilerine yeterince zaman ayırmadığımdan yakınan topluluktaki oyuncular, bir ay sonra, benim kendilerini taciz ettiğimi söylediler. Bu iddialar üzerine bazı toplantılar yapıldı. Ama bir sonuca varılamadı. Bunun üzerine, toplantılara katılmayan bazı topluluklar, benimle hiçbir şey konuşmadan, ATÇ’den ayrıldılar. İstanbul Alternatif Tiyatrolar Platformu (İATP), böyle bir komplo ile kuruldu. Bill Clinton’ın 1996’da formüle ettiği yolda ilerlemeye koyuldu. (...)

tıkla


(Ayrıca) tıkla:
Barışarock'ta neler oldu?... 1
Barışarock'ta neler oldu?... 2
Barışarock'ta neler oldu?... 3
Barışarock'ta neler oldu?... 4
Barışarock'ta neler oldu?... 5
Barışarock'ta neler oldu?... 6
Barışarock'ta neler oldu?... 7
Barışarock'ta neler oldu?... 8

Barışarock'ta neler oldu?... 8


TACİZLERİN MAĞDURLARI VE TANIKLARI KONUŞMAYA DEVAM EDİYOR!

Tiyatro Eğitiminde Cinsel Taciz Üzerine Bir Görüşme

Düzenleyen: Esra Aşan / 15 Eylül 2007 2007


BarışaRock’taki feminist protestolarla yeniden gündeme gelen Mehmet Esatoğlu ve tiyatro eğitiminde cinsel taciz meselesi festival sonrasında da tartışılmaya devam ediyor. Protestoları tetikleyen ise birkaç yıl önce çalıştırıcısı Mehmet Esatoğlu’nun tacizine uğramış olan genç bir kadının alanda tacizcisiyle karşılaşması ve feminist aktivist olan annesinin duruma müdahil olmasıydı. Protestocular, söylem olarak cinsiyetçilik karşıtı olduğunu ifade eden böyle bir festival alanında bir tacizcinin olmaması gerektiğini düşünmüş ve bu feminist duyarlılıkla hareket etmişlerdi.

Tiyatro eğitiminde cinsel tacize açık ortamlar kuran Mehmet Esatoğlu’nun çalıştırıcılık yöntemi, ilk kez 2000 yılında Amatör Tiyatrolar Çevresi içinde Özgür Sahne’den kadınlar tarafından tartışmaya açılmıştı. Konunun İstanbul’daki kadın hareketi bileşenlerine taşınmasıyla tartışmaların feminist öncüllerle şekillenmesine katkı sunulmaya çalışılmıştı.

2005 yılında Toplumsal Araştırmalar Vakfı’nın çatısı altında, tiyatro eğitimi esnasında Mehmet Esatoğlu’nun faili olduğu bir taciz daha gerçekleşti. Bu durum, kurum içinde deşifre edilince Esatoğlu’nun vakıfla ilişkisi kesildi. Bu olay, daha önce de sol ve feminist belli kurumlar tarafından bilinmekle beraber, ilk kez tüm açıklığıyla Barışarock esnasında kamusallaştı.

Tiyatro eğitiminde cinsel tacize açık ortamlar kuran Mehmet Esatoğlu konuya ilişkin hala bir özeleştiri vermemiştir. Bu tartışmaları şahsına ilişkin bir komplo girişimi olarak nitelendirerek çalışma tarzından rahatsızlık duyan kadınların beyanlarını yok saymaya devam etmektedir.Yaşanan bir taciz vakasında en önemli aşama tacizin açıklanmasıdır. Yaşananların paylaşılması gerçekleşmeden, sorunun çözümüne dönük adım atmak da imkansız hale gelir.Bu sebeple tiyatro alanına çeşitli düzeylerde katkı sunan bir grup feminist kadın olarak, aldığı tiyatro eğitimi esnasında cinsel tacize maruz kalan genç kadınla görüştük. Bu görüşme notlarında, konunun hassasiyeti ve çeşitli çevrelerde seviyesiz ve cinsiyetçi yaklaşımlarla meselenin bir dedikodu malzemesi olarak ele alınabileceği kaygısıyla öncelikle mağdurun söz hakkını gözeterek ve politik bir tercihle isim verilmeyecektir.

Mehmet Esatoğlu ile ne zaman ve nasıl tanıştın?

2005 yılının son aylarıydı, Mehmet Esatoğlu Toplumsal Araştırmalar Vakfı’nda (TAV) çocuklara tiyatro-drama eğitimi veriyordu. Ben de o sene tiyatrocu olmaya, konservatuar sınavlarına girmeye karar verdim. Ben daha önce de TAV’da dört yıl kadar tiyatro dersleri almıştım. O yüzden de yine ilk önce TAV’da araştırma yaptım. Bize Mehmet Esatoğlu’nun çalıştırdığı bazı öğrencilerin Müjdat Gezen’in sınavlarını burslu olarak kazandığı söylenince, onunla görüşmeye karar verdik. Annemle beraber konuştuk. Adam o konuşmada bizi ikna etti. Bir sürü şey anlattı, Küba’dan bahsetti, annemin komünist damarı kabardı. İşte bu şekilde TAV’da, kendisinden tiyatro dersi almaya başladım. Sonrasında da taciz geldi zaten. Ve bitti.

O sırada kaç yaşındaydın?

17 yaşındaydım, lise sona gidiyordum.

Peki bu çalışmaya yalnızca sen mi katılıyordun?

Evet tek başımaydım. Bir keresinde vakıfta çalışma yapan küçük bir çocuk yanımızdaydı o kadar, o zaman da çalışma yapmıyorduk, konuşuyorduk. Zaten iki ya da belki üç ders yapmıştık en fazla. Sonra sıkıntımı anneme açtım. Daha sonra da babama anlatmıştım. Babama anlatmak, anneme anlatmaktan daha zor oldu tabii. Annemin feminist bir kadın olması önemli. Annem kızar, ona söylemek daha rahat. Ama babam üzülür diye düşündüm. Benim için de çok zor oldu. Olaydan çok sonra, bu sene Masal-Gerçek tiyatrosunda tiyatro yapıyordum meğer aynı mekanda onlar da prova yapıyormuş, çalışıyormuş. Duyduğumda ağladım. Adamın ismini duyduğumda provaya devam edemedim.

Bize biraz da Esatoğlu ile yaptığın çalışmalardan bahseder misin?

Annemle ilk konuşmaya gittiğimde bana Stanislavski’nin Bir Aktör Hazırlanıyor kitabını okumamı söylemişti. Okudum ben de. “Bununla ilgili soruların varsa gel konuşalım” dedi. Ben de kitapta bazı başlıklar belirledim. Bu başlıklar üzerinden konuşmaya başladık; sonra da uygulamalı konuşmaya başladık. Ben bazı sorular sordum ona. O da bana anlattı, zaten en başta anlatış tarzı hoşuma gitmedi.

Bu konuşmalarda seni rahatsız eden somut olarak ne oldu?

Kitap üzerinden bir iki soru sormuştum, neden sonuç ilişkileri üzerinden bir şeyler. O da bana dedi ki: “Mesela” dedi “senin çocuk sahibi olabilmen için neden sonuç ilişkisine göre bazı nedenlerin olması gerekir” dedi. “Bazı şeyler olması gerekiyor. Atıyorum senin evde yalnız kalman gerekiyor. Annen baban şehir dışına gitti; ya da sen onları evden yolladın. Sonra ben senin evine geldim sonra biz içtik. Bir şeyler oldu; yakınlaştık. Sen bu şekilde ancak hamile kalabilirsin mesela” dedi. “Sonra, çocuğu ne yapacağız diye düşünebiliriz.” falan gibisinden şeyler söyledi.

Stanislavski okuması ve sonrasında senin soruların bu örnekle mi yanıtlandı? Yani çalışmanın masabaşı kısmı bu şekilde miydi?

Evet aynen öyle. İşte bu masa başı konuşması.

Peki başka ne tür “teatral” çalışmalar yaptırdı?

Bir de derslerde şunları yaptık: Bir iki tane alt metinle -yine Stanislavski’den yola çıkarak- neden sonuç ilişkileriyle ilgili çalışmalar yaptık, doğaçlama benzeri şeyler. Bir kaç tane de doğaçlama yaptık. Doğaçlamalarımdan birinde ‘kocamı bekleyen hamile kadın’dım. Yani ben sürekli hamile kalıyordum. Ya konuşmalarda ya da doğaçlamalarda hamile oluyordum. Mesela diyordu ki: “Hamile kaldın, kocan çocuk istemiyor. Ne yaparsın?”

Seni sıkmıyorsak eğer, bize bu adamın seni taciz ettiğine karar vermene sebep olan diğer doğaçlamalardan da biraz söz eder misin?

Başta yapılanlar çok basit ve normaldi zaten. Mesela biriyle tanışırken ne çok yırtık, ne de çok tutucu görünmemek gibi, yani tanışma ile ilgili bir şeyler yapmıştık. Bir başka doğaçlamada şöyle olmuştu ama: “sevgilinle yıldönümündesin dans ediyorsunuz ve sevgilinle ilgili bir şeyler yapıyorsun” dedi. Beni dansa kaldırdı, ışığı kapattı, müziği açtı. Sonra biz bununla dans ediyorduk. Şöyle başladı.

- Hayatım çok güzel burası değil mi?

- Evet güzel.

O bir şeyler söylüyor ve ona cevap vermemi istiyor. Ben de veriyorum. Ama artık içimden gelmeyerek söylemeye başladım.

- Hayatım seni çok seviyorum, sen de beni seviyor musun?

Hani insan hisseder ya kötü bir şeyler olduğunu, işte bunu hissettiğim için cevap vermek istemedim. O da “seviyor musun? sevmiyor musun?” dedi. Ben de “Ben de seni seviyorum” demek zorunda kaldım. Ondan çok rahatsız oldum. Sonra ışığı yaktı.Bir defasında da şu oldu: Bir şey anlatacaktı, konu nereden geldi bilmiyorum. “İki tane öpüşme vardır amacı da farklıdır” dedi. “Ben seni yanağından öpsem” dedi ve yanağımdan öptü, “bu bambaşka bir şeydir” dedi. “Ben seni dudağından öpsem, bu da bambaşka bir şeydir” dedi ve tam dudağımdan öpeceği sırada ben geri çekildim. İşte böyle şeyler oldu.

Tacizin senin için görünür hale gelmesi de bu çalışmada oldu herhalde.

Bu ikinci ya da üçüncü çalışmamızdı. İlk çalışmada kendimle ilgili çalıştık. Genelde sohbet ettik, neden-sonuç üzerine. Şüphelendiğim hiç bir şey olmadı. Sadece konuşmuştuk ilkinde. “Kambur durma, dik dur, güzelsin, farkına var, aynada çıplak kendini izle” falan dedi. Bunlar güzel şeyler aslında. “Evde tek başınayken aynada kendini izle. Bedeninin farkında ol.” Bunlar tiyatro için gerekli şeyler ve söylemesi hoş. Ama sonra söyledikleri güzel değil tabii.

Sonra yapılan egzersizlerde iş çığrından çıkmış görünüyor. Durumu annene, bu iki çalışmadan sonra mı açıkladın?

“Ben iki hafta yokum görüşürüz” dedi; mailimi aldı. Ben çalışmadan ilk çıktığımda kötü bir şey olduğunu hissettim ama kondurmak istemedim. Nasıl desem? Tiyatro kisvesi altına da sığınabilirdi. Ben de yanılmış olabilirdim. Günahını da almak istemedim çünkü ben de yanılabilirim. Sonuç itibariyle kendimi çok kötü hissettim oradan çıktığımda. En azından gençlere eğitim veren bir insanın daha dikkatli olması gerekirdi. Arkadaşımla konuştum. “Böyle böyle oldu” diye anlattım. “Sence nasıl bir şeydir bu ya?” dedim. “Bu gerçekten tiyatro mu ben mi abartıyorum?” Çok şaşırdım, şaşkına döndüm zaten. Kendimden şüphe ettim artık. Arkadaşım da “Bunda ters bir şeyler var. Böyle olmaması gerekir. Sen bunu annenle konuş” dedi. Sonra annemle konuştum. Annem “bunlar kötü şeyler” dedi. “Bu bir taciz, böyle düşünmekte haklısın.” dedi. “Haklı olmasan bile, onun sana böyle hissettirmemesi gerekiyordu” dedi. “Daha dikkatli davranması gerekiyordu” dedi. Ondan sonra vakıftaki yetkililerle konuştuk zaten. Orada beni küçüklüğümden beri tanırlar, ben orada dört sene tiyatro eğitimi aldım. Biliyorlardı öğrenci olarak nasıl olduğumu.

Daha öncede TAV’da tiyatro eğitimi almıştın, hem de dört yıl gibi uzun bir süre, ama benzer bir sorunla karşılaşmamıştın herhalde.

Hiç böyle bir şey yaşamadım. Zaten bayan hocalarım vardı. Kısa bir dönem bir tane erkek hocadan da ders aldım. Ama kesinlikle böyle şeyler yaşamadım. Bizim yaptıklarımız tiyatroya hizmet eden şeylerdi. Bir de Mehmet Esatoğlu ile derslerimizde bir örnek verildiğinde genelde şu vardı: Yaşlı erkekle genç kızın aşkı. Neden biz seninle amca-yeğen olamıyoruz, baba-kız, abi-kardeş olamıyoruz? Neden biz seninle sürekli aşk yaşıyoruz? Sürekli bir aşk ortamındayız biz onunla. Bana şöyle diyordu mesela, ödev olarak: “Şu gözleri beğenmiyorsun –kendi gözlerini gösteriyordu- ama tiyatroda rolün gereği sevmek zorundasın. Zamanla bu gözleri sevmek zorundasın. Şurasını beğenmiyorsan –yüzünde herhangi bir yeri gösteriyordu- zamanla ona alışacaksın, ona aşık olacaksın. Bu şekildeydi, sonuçta biz onunla hep bir aşk yaşama ortamındaydık yani.

Annenden sonra da babana anlattın meseleyi, peki daha sonra neler oldu?

Evet. Netleştim ve babama anlattım. Zaten babam konuştu yanlış hatırlamıyorsam, babamın konuşmuş olması lazım vakfın yetkilileriyle. Direkt zaten çıkartıldı işten. Demiş ki: “Burada bir yanlış anlaşılma var, ben onun babasıyla konuşmak istiyorum”. Babam kesin tavrını koydu. “Ben kızıma inanıyorum. Kızımın bu şekilde üzülmesini istemiyorum. Benim o adamla konuşacak hiçbir şeyim yok” dedi. Bu şekilde cevap verdi onlara da.

TAV’daki yetkililer de senin tacizle ilgili beyanını esas aldılar.

Evet benim beyanımı göze alarak işine son verdiler. Çok affedersiniz. İstifaya zorlandı. “Kendi rızanla istifa et” dediler. Yanlış hatırlamıyorsam, bana söylenen buydu. Yanlış hatırlıyor da olabilirim, annem bu konuda çok daha bilgili. Ben o dönem birçok şeyi bilmek istemiyordum, dinlemiyordum. Açıkçası adamın adını bile duymak istemiyordum. Anlatılan şeyleri de yarım kulak dinliyordum.

Taciz sözkonusu olduğunda, kadınlar açısından en zor süreç meselenin açıklanmasından sonraki süreç oluyor genel olarak. Daha sonrası ve Barışarock’da yaşadıkların hakkında da bir şeyler anlatmak ister misin?

Çok sıkıntılarım oldu. Konservatuara hazırlanıyordum, dediğim gibi. Ben bir dönem tiyatrodan çok soğudum, hem de bir senem kalmıştı ve hazırlanmam gerekiyordu. Sonra başka bir hoca ile çalışmaya başladım. Bu meselenin bana şöyle bir zararı oldu. Kendime olan güvenimi yok etti. Ben hocamla tirad çalışmam gerekirken, bir iki ay boyunca ‘tiyatro sahnesinde güven’ çalıştım. Kendime güvenim yeniden gelsin diye. Rolde coşkuları çıkartamaz oldum. Kendime ket vuruyordum. Duyguları ortaya çıkarmakta, kendimi engelliyordum. Bu şekilde rahatsızlıklarım oldu ve ondan kaçtım, adamdan sürekli kaçtım. Taa ki Barışarock’a kadar.

Bu ilk karşılaşma mıydı?

Daha önce bir kere daha karşılaşmıştık. Bilgi Üniversitesi’nde. Annemle babamın konferansı vardı. Ben de onlara destek olmak için o gün gitmiş, arkadaşımı da sınava götürmüştüm. Hiç beklemediğim bir anda o gün karşıma çıktı ve yüzsüz yüzsüz bana baktı. O kadar kötü hissettim ki kendimi. Yine kendimden şüphe ettim. En nefret ettiğim şeydi bu. Beni kendimden şüphe ettirmesinden nefret ediyorum. Çok kötü oldum. Ondan sonra da BarışaRock’da karşılaştık.

Orada göreceğini biliyor muydun peki?

Annem bana “görebilirsin” demişti. “Çalıştırdığı bir grup varmış, o da mutlaka oradadır, hazırlıklı ol” dedi. Ben bunu unutmuştum. Arkadaşımın çadırına doğru gidiyordum. Amatör Tiyatrolar ekibinin önünden geçerken onu gördüm. Ve çok kötü oldum. İki senedir görmedim adamı, elim ayağım boşaldı birden. Arkadaşlarımdan uzaklaştım. Kayboldum. Biraz sakinleşmek için yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Benim suçum değildi bu yaşananlar biliyordum ama bir şekilde beni etkiliyor sonuçta. Bir kere daha karşılaştık, o beni görmüyor hep ben onu görüyorum ama. Ondan sonra eylem yapıldığını duydum Barışarock’da Annem haber verdi gidemedim ilk eyleme. Orada savunma yapan insanların “sarhoş” olarak adlandırıldığı ilk eyleme gidemedim. Ondan sonra “nereye kadar kaçacağım” dedim. Ben de gittim. Ben de orada bir şeyler yapmak istedim. Bazı insanların inanmadığını görünce çok kötü oldum. Orada da sinirlerim boşaldı, ama sonunda sakinleştim. Ben de orada sesimi çıkardım. Bir şeyler yaptım En azından orada bulundum. Bu bana çok iyi geldi. Bir şeyler yapabilmek ona karşı. O gece de bayağı konuştuk zaten. Bu bana çok iyi geldi. Kendimi artık çok daha güçlü hissediyorum.

Barışarock’da eylemi yapanlar arasında yer alman ve şu an kendini çok daha iyi hissediyor olman çok sevindirici.

Evet bir sürü insan, duyan duymayan herkes geldi. Bir de şunu belirtmek istiyorum özellikle. Oraya gelen bazı insanlar “Barışarock tiyatroyu engellemeye çalışıyor” dedi. Belki o şekilde fişin çekilmesi yanlış bir davranış olabilir orada. Ama “tiyatro engellenmeye çalışıldı” denmesi beni çok üzdü. Orada birçok tiyatrosever insan var. Ben de bunlardan biriyim. Tiyatroyu engellemeye çalışmıyoruz. Bunun altını çizmek istiyorum özellikle. Sadece öyle bir insanın öyle bir ortamda, tacize, tecavüze, savaşa, her türlü şiddete karşı olunan bir ortamda bulunmasını istemiyoruz. Bizim amacımız buydu. Yanlış davranılmış da olabilir, fiş çekilmiş olabilir. Ama bunun sonuçları da farklı empoze edildi orada. İnsanlara “tiyatro engellenmeye çalışılıyor” diyerek etten bir duvar ördü adam kendine orada. Haklıyken haksız duruma düştük, düşürüldük

tıkla


İATP-G SİTESİ EĞİTİMDE CİNSEL TACİZ TARTIŞMASINDA TARAFTIR!


İATP-G Yayın İnisiyatifi



İATP-G sitesini dezenformasyona batmış ve “Tacizcinin Sesi” olma misyonunu üstlenmiş Gölge Tiyatro haber-yorum sitesinin karşı kutupu olarak değerlendirme girişimleri var.

Öncelikle vurgulanması gereken İATP-G sitesinin bir haber-yorum sitesi olmadığı, yalnızca platform gündemini duyurmakla yükümlü olduğudur. Dolayısıyla, haber-yorum yayıncılığı alanında kaynak işlevi görmenin ötesine geçmez.

İATP-G sitesi eğitimde cinsel taciz tartışmasında bir taraftır, çünkü taraf olmamak İATP-G’nin varlık nedeniyle çelişkiye düşmektir. İATP, Amatör Tiyatrolar Çevresi’nin eğitimde cinsel taciz vakasıyla kirletilmesine tavır alan ve taraf olan topluluklar tarafından kurulmuştur. İATP-G de İATP’nin misyonunu muhafaza etmek ve canlandırmak üzere kurulan bir girişim yapısıdır. Bu nedenle, “Esatoğlu tacizci mi?” sorusunu net bir şekilde yanıtlama yükümlülüğü vardır. Aradan yedi yıl geçtikten sonra da İATP-G’nin varlığını sürdürmesi ve balık hafızalı olmadığını göstermesi, Esatoğlu’nun ve onun seri tacizciliğini ört bas eden çevre ve kurumların bir bahtsızlığıdır.

Taraf olma konusunda sıkıntı çekenlere söylenebilecek olan bellidir: Olgu ve tanıklıklara dayalı belgeleri mi esas alacaksınız, yoksa bilinçli ya da bilinçsiz muhakeme kabiliyetini askıya alan tavrınızda ısrar mı edeceksiniz?

tıkla


Tacizlerin Tanığıyım

Fadime Yılmaz / Zeytinburnu Halk Sahnesi (13.09.2007)


Ben de mağdur oldum, ben de tiyatrocuyum, ben de eğitmenim, ben de feminstim, ben de kadınım, BEN DE TANIĞIM.

- Neye mi? Mehmet Esatoğlu’nun sayısız ve sınırsız cinsel tacizine.

- Nerde mi oldu? Tiyatroda. İnsancıl Atölyesinde, sokakta...

- Kimler mi vardı? Yaşları 20 ile 30 arasında olan bir yığın tiyatrocu kadın, felsefeci,tiyatrocu, erkek.

- Kimlere mi tacizde bulundu? Bütün kadın oyunculara, hepimize.

- Nasıl mı yaptı? Tiyatro çalışmalarında söyleyerek, dokunarak, öperek, sarılarak ve bütün bunların bir yöntem olduğunu söyleyerek.

- Kimler mi ortaya çıkardı? Mağdur kadınlar

- SONUÇ? Tiyatroyu bırakan onlarca kadın, dağılan tiyatro grupları..

Evet arkadaşlar “Şapka düştü kel göründü” yıllardır söylüyoruz yazıyoruz, ama kimseler duymadı sesimizi yada duymak istemedi. Bir iki tiyatro sitesi dışına çıkmadı - çıkamadı. Tacizlerin, mağduriyetlerin ardı arkası kesilmedi. Bu sefer üç beş sağlam feminist olan biteni kalabalığa anlatmaya, seslerini duyurmaya çalıştı.

Günlerdir tiyatro sitelerinde çeşitli yazılar okuyorum. İnsanlar enini, boyunu, önünü ve sonunu bilmedikleri meselelere tanıklık yazıları yazıyorlar. Ve ben bu yazıları okudukça gülüyorum. Bu tecrübesiz ve “tertemiz” gençlere hem gülüyor, hem acıyorum. Hepsi bulanık camdan bakar gibi bakıyorlar dünyaya ve yaşanan olaylara. Feministler ve mağdurlar dışında hiç kimse hiçbir şey anlamıyor. Bizim olsun kirli olsun felsefesi almış başını gidiyor.

Tiyatroda, sanatta, işte, evde, sokakta, erkek egemen “sol kültür”de bu taciz mevzusunu anlamakta insanlar zorlanıyor. Çünkü anlamak başkalarına anlatma sorumluluğunu yüklüyor. Anladığında kirlendiğini farketme korkusu sarıyor. Madalyonun görünen yüzüyle ilgilenmek çok daha kolay geliyor. Mağdurla empati kurmak başına iş almak gibi bir şey oluyor. Bunun için İstanbul’da yaşayan eğitmenlik-yönetmenlik yapan “insanı” İzmir’den, Aydın’dan gelen insanlar savunuyor. Ne için? “Sol kültür”, “devrimci kültür”, “alternatif kültür” adına. Peki neye tanık bu arkadaşlar? Sonuca. E biz de çıkar tacize ve mağduriyete tanık olduğumuzu söylersek, ve her türlü platformda söyleyeceğiz dersek? Gözümüzün önünde, yanımızda bu kişinin, eğitmenin-yönetmenin, kendisini eğitmenine koşulsuz teslim eden öğrencilerini taciz ettiğini ve bu insanların tiyatrodan uzaklaştığını söylersek n’olur?

Olgularla konuşmak gerekirse konuşalım. 1999 yılında benim de üyesi olduğum Özgür Sahne, Tiyatro Simurg ve İstanbul Sahnesi Beyoğlu’unda bir atölye tutmuştuk. Atölyenin adını da İnsancıl Atölyesi koymuştuk Bizler Özgür Sahneli kadınlar 10 kişinin üzerindeydik. Bu atölyenin her şeyinde yer aldık. Aidatından, kirasından temizliğine kadar. Nede olsa bizim atölyemizdi ve her şeyine ortaktık. Taaki tacize uğrayıp dağılana kadar.

Bir süre geçtikten sonra grubumuzun eğitmenliğini ve yönetmenliğini üstlenen (Hangi aşamada yönetmenimiz olduğunu anlayamadığım) Esatoğlu hepimizi taciz etmeye başladı. Taciz ettiği yetmiyormuş gibi bizim gruptan üç kişiyle, Tiyatro Smurg’tan iki kişiyle, İstanbul Sahnesi’nden bilmem kaç kişiyle aynı anda ilişki yaşadığı ortaya çıktı. Ya onaylayacak ya kaçacaktık. Üçüncü bir yol olduğunu düşündük. Bir yazı yazdık [*] ve bu yazıyı o zaman grubumuzun da üyesi olduğu ATÇ (Amatör Tiyatrolar Çevresi) toplantısında grupların görüşüne sunarak mağduriyetimizi dile getirdik. Söz konusu yazıyı biz yazdık. Ben ve dört arkadaşım. Amacımız.tiyatroda tacizi tartışmaya açmak, Esatoğlu ve onun gibilerinin eğitim pratiklerini sorgulamaları, sol içinde cereyan eden bu olaylardan daha fazla kadınlar-tiyatrocular mağdur olmasın idi. Ama durum beklediğimiz gibi olmadı. Tiyatro Simurg, Bakırköy Oyuncuları, İstanbul Sahnesi ve İnsancıl Dergisi (Bunlar Esatoğlu’nun yönetmenlik yaptığı gruplar, dergi ise Esatoğlu’nun sanat yönetmenliği yaptığı dergi idi) etten bir duvar örerek tartışmayız, tartıştırmayız dediler. Bunların dışındaki ATÇ üyesi diğer gruplar, bunun eğitmen etiğine aykırı olduğunu, bu konuların tartışılması gerektiğini, tacizcilerle birlikte yürüyemeyeceklerini belirttiler. Velhasıl sonuçta bu etik ve ciddi bir sorundur diyenler ayrıldı ve ATÇ dağıldı. Ayrılan grupların çoğunluğu ayrı bir platform kurdular.

Güya olgular ve belgelerle konuşan “BARIŞAROCK” katılımcısı tiyatrocular. Sizler de yukarıda bahsettiğim grup üyeleri gibi bir tacizciyi savunduğunuzun farkındasınız sanırım. Belge istiyorsanız, buyrun o dönemde yazılan yazıları tek tek yayınlayın sitelerinizde. Sizin için mağdurların beyanları hiç mi önemli değil? Esatoğlu (namı diğer Behruz) deyim yerindeyse cinsel organı elinde dolaşan bir tacizcidir. Bu adam sapıklık derecesinde bir istismarcıdır, hastadır. Bize göre derhal tedavi olması ve tiyatro eğitmenliğini bırakması gerekmektedir. Yoksa mağdurların sayısı artmaya devam edecektir. Yalnızca bizleri değil kaç tane ortaöğrenim öğrencisini taciz ettiği, kaç okuldan atıldığını bilmeyen yoktur. Varsa da İstanbul dışında yaşayan ve festivalden festivale “ilk kez misafir olarak“ katılan insanlardır.

Bizim için sorun yalnızca Esatoğlu sorunu değildir. Bizler biliyoruz ki, partilerde, sendikalarda, derneklerde bu gibi vakalar yaşanmaktadır. Fakat bu meseleler kurumlar içerisinde örtülerek mağdurlar bir kez daha mağdur edilmektedir. Ben şahsım adına susmayı düşünmüyorum. Söylediklerim ne “Komplo”dur ne de “Yalan”. Talep edilen bütün platformlarda çıkıp konuşacağımı buradan herkese bildiririm.

[*] “Alternatif Kültür Mü Yozlaşma Kültürü mü?”

tıkla


Daha önce, Gölge Tiyatro'nun yayımladığı;

"ARTIK BELGELERLE KONUŞMA ZAMANIMIZ GELDİ!"

başlıklı yazıyı "Barışarock'ta neler oldu?..." dosyasında, 7 Eylül 2007 / Cuma günü yayımlamıştık... (tıkla)

Aşağıdaki link'lere de sahip olan yazıda, dikkat çeken birşey vardı: Tüm linkler çalışmasına karşın;

"Mehmet ESATOĞLU ile Söyleşi / Gölge Tiyatro"

başlıklı yazının link'i çalışmıyordu...

Aradan günler geçmesine karşın, hala çalışmıyor!...

Şimdilik, sorup geçiyoruz:

Neden?!.


TİYATROLARDAN ORTAK BİLDİRİ: Barışarock Festivali'nde Yaşananlara Dair

BEDREDDİN IŞIĞIYLA YOLCULUK! / Hamit DEMİR

Fotoğraflarla Barışarock'ta Yaşananlar

Mehmet ESATOĞLU ile Söyleşi / Gölge Tiyatro

Barışarock'ta Yapılan Yanlışlar! / Mehmet BAKIR

Neye Karşı Festival? / Deniz GÜNDOĞMUŞ

BARIŞA(MAYA)ROCK! / Orçun MASATÇI

Yine aynı nakarat! / Cansu FIRINCI

Dünyanın Sonunu sanat belirlermiş! / Mehmet Selin SAĞDIÇ

Tanıklık yazısı! / Özcan DALMIŞ

BARIŞMAK İÇİN BAHANEN VAR MI? / Erkan ÖKTEN

BİLİNMESİ GEREKENLER / Esra ŞAHİN

İŞ BİRLİKÇİLERİN, İŞ BİRLİĞİ! / Şafak TOK

Tanıklık yazısı! / Nazım SARIKAYA

İlk Tiyatro Deneyimim! / Aslı ARZIK

İlk kez böyle bir şey yaşadım! / Selin GÜNDÜZ

tıkla



Mehmet Esatoğlu ile Söyleşi...

Gölge Tiyatro


Soru: Kendinizi tanıtır mısınız?

M.Esatoğlu: Ben bir amatör tiyatrocuyum. 1969 yılında lisede tiyatroya başladım. Fatih Halkevi’nde sürdürdüm. 38 yıl değişik amatör tiyatrolarla çalıştım. 15 oyun yazdım. 28 oyun sahneledim. Başta Küba olmak üzere dünyanın 7 ülkesinde sahneye çıktım oynadım, oyunlarımı sahneledim. 4 yıl radyo tiyatrosu yaptım. 100 oyun seslendirdim. Çocuklarla, gençlerle drama çalışmaları yaptım. Evrensel Kültür ve İnsancıl Dergileri’nde yazılar yazdım. Yazdığım denemeler “Düşten Gerçeğe Perdeci” adlı kitapta toplandı.

Soru: Yazılarınızda ve konuşmalarınızda genellikle amatör tiyatro yaptığınızı ifade ediyorsunuz. Sizce nedir amatör tiyatronun anlamı ve profesyonellikten farkı?

M.Esatoğlu: Sanat amatörce yapılması gereken bir etkinliktir. Profesyonellik yani sanatın para karşılığı yapılması sanatın özüne aykırıdır. Gördüğünüz bir güzelliği ya da doğruyu topluma anlatmanın, onu insanlarla paylaşmanın parasal bir karşılığı olamayacağını düşünüyorum. Bu yüzden zaman zaman profesyonel alanda çalışsam da sanat üretirken bunu hep amatörce yaptım. Amatör tiyatroyu bir yaşam biçimi haline getirdim. Amatör Tiyatroların tarihi çok eskidir. İnsanın ilk oyun oynayışından bu yana vardırlar. Her şeyin alınır-satılır olduğu dünyada ise amatör tiyatro yapmak sanat alanında farklı bir duruş demektir. Bu duruş kendi içinde sanatın metalaşmasına karşı bir tavır anlamına gelir. Ben de amatör alanı böyle bir bakışla seçtim ve ürettim.

Soru: Ülkemizdeki amatör tiyatroların örgütlenme çabalarından söz eder misiniz?

M.Esatoğlu: Amatör tiyatroların ilk örgütlenme çabaları 60’lı yıllarda başlıyor. Değişik şenliklerde, festivallerde bir araya gelen topluluklar örgütlenmek için tartışmalar yapıyorlar. Ancak henüz kendi iç örgütlenmelerini var edemedikleri için bunu başaramıyorlar. 70’li yıllarda kurulan iki ayrı dernekleşme çabası da yine aynı nedenlerden ötürü kalıcı olamıyor.

Soru: Amatör tiyatroların örgütlenme çabaları içinde Amatör Tiyatrolar Çevresi’nin yeri, durumu ve yaptıkları nedir?

M.Esatoğlu: 80’li yılların başında örgütlenme çabalarına girişen Amatör Tiyatrolar Çevresi (ATÇ) kendi iç örgütlülüğünü kotarmış toplulukların çabasıyla uzun yıllar amatör toplulukları bir arada tutmayı başardı. ATÇ yalnızca amatör topluluklar arası bir dayanışma örgütlenmesi olarak kalmadı, ülke tiyatrosu ve onun sorunları üzerine önemli tartışmalar yaptı. Çözüm önerileri getirdi. 12 Eylül karanlığında kurulan ve mücadele eden ilk örgütlenmelerden biri oldu. Sanatı kuşatmaya çalışan her türden gerici yaklaşımı teşhir ederek onlarla mücadele etti. Tiyatro alanına gerek ideolojik gerekse estetik kaynaklar sundu. Sahnenin devrimci atılımlar yapabilmesi için olanaklar ve ortamlar hazırladı.

Soru: ATÇ’nin iç yapılanması nasıl işliyor?

M.Esatoğlu: ATÇ İstanbul içindeki amatör tiyatroların bir örgütlenmesi. Yönetimi yok, başkanı yok. Masanın etrafında kimler varsa onların kararlarıyla yürümüş bir örgütlenme. Tabela örgütlerinin aksine onu savunacak ve yaşatacak bir taban yoksa var olmayacak bir örgütlenme.

Soru: ATÇ amatörlerin ülke çapında ve uluslararası örgütlenmesine nasıl bakıyor? Bu alanda çabalar harcamış Amatör Tiyatrolar Üretim Kooperatifi (ATÜK) ile nasıl ilişkiler kurdunuz?

M.Esatoğlu: Amatörlerin ülke çapında ve uluslararası düzeyde birlikteliği ATÇ’nin hep gündeminde olmuş bir konu. ATÇ 1980’li yılların ortasından itibaren bir yandan kendi iç örgütlenmesini genişletirken öte yandan da katıldığı her türlü şenlik ve etkinlikte bu örgütlenmenin oluşmasının koşullarını araştırdı. 80’li yılların ikinci yarısında gerçekleşen gerek İstanbul gerekse Ankara şenliklerinde bir araya gelen topluluklar yoğun bir biçimde birlik tartışmaları yapıp bazı adımlar atsalar da uzun vadede bunun yükünü taşıyamadılar. ATÇ bu koşullarda kendini ülke çapında bir birlikteliğin adresi ilan etmedi. Birliğin ülkenin dört bir yanında hareketlenmeye başlayan amatör toplulukların kendi çabalarının eseri olması gerektiğini söyledi. ATÇ’nin bir başka çabası da uluslararası alanda oldu. 1990 yılından itibaren Uluslararası Amatör Tiyatrolar Birliği (IATA) ile bağlar kurmaya çalıştı. 1991’den itibaren IATA’nın kongrelerine temsilci gönderen ATÇ, bu alandaki örgütlenme çabalarını ve tartışmaları ülkedeki amatör tiyatroların gündemine taşıdı. Amatörlerin ülke çapında birlikteliği ise 1997’de Denizli’de bir amatör tiyatrolar kurultayındaki tartışmalar ve bunun ardından Ankaralı ve İstanbullu amatör tiyatrocuların örgütleme çabalarıyla gerçekleşti. Amatör Tiyatrolar Üretim Kooperatifi (ATÜK) 2005 yılına kadar bu alanda önemli çabalar harcadı. Ancak birliği var eden toplulukların gücünü yitirişi ve geri çekilmesiyle etkinliğini sürdüremez oldu.

Soru: Uzun yıllar İstanbul Sahnesi ve Tiyatro Simurg’la oyunlar ürettiniz. Bu deneyimler hakkında neler söyleyeceksiniz?

M.Esatoğlu: İstanbul Sahnesi ve ardından Tiyatro Simurg benim son 20 yıl sürekli çalışma yaptığım topluluklardır. Tabii bu arada başka topluluklarla da çalıştım yurt içinde ve yurt dışında. İstanbul Sahnesi 1986’da kuruldu. Bu toplulukta benim 1970’li ve 80’li yıllarda birlikte tiyatro çalıştığım arkadaşlarım vardı. 1977’de birlikte tiyatro yapmıştık. İstanbul Sahnesi kurulurken 11 yıl geçmişti. Biz hala birlikteydik. 1986’da Mehmet Bayazıd Lisesi’nden yetişenler de aramıza eklenince ortaya çok iyi bir topluluk çıktı. Deneyimli, tiyatroyu deliler gibi seven bir ekip. 10 yıl boyunca ülkede ve Avrupa’da önemli çalışmalar sergilemiş bir topluluktur İstanbul Sahnesi. 80’lerde ele aldığı konular ve 1990 ortasında ulaştığı estetik düzey önemlidir. Yalnızca oyun üretmekle kalmamış sanat alanının örgütlenmesinde de önemli çabaları olmuştur.

Tiyatro Simurg ise 1997’de kuruldu. Zorlu koşullarla boğuştu. Topluluğu oluşturanlar kendilerini hızla geliştirip zorlu oyunlarla boğuştular. Süreç içinde üç oyuncunun yarattığı bir iç örgütlenme ile onlar da 10 yılı arkalarında bıraktılar. İstanbul Sahnesi’nin yarattığı dayanışmacı ve örgütleyici tavra sahip çıktılar. Ne yazık ki İstanbul Sahnesi’ne sunulan bir dolu olanağa onlar kendi çabalarıyla ulaşmak durumunda kaldılar. Her iki topluluk da kendine özgü birer örgütlenme biçimi yarattılar. Kendi metinlerini yaratma konusunda yeteneklerini geliştirdiler. Metinlerin yazarı her ne kadar ben görünsem de onlar bu metinlere çok yoğun metin ve oyunculuk malzemesi taşıdılar. Kendi içlerine kapanmak yerine çevrelerindeki topluluklarla ilişkiler kurdular. Onların üretimlerine destek verdiler. Geçmişte tiyatroya emek vermiş sanatçılarla yakın bağlar geliştirdiler. Onları yeni kuşakla buluşturmaya çalıştılar. Bunlar amatör tiyatro alanında önemli geleneklerdir.

Soru: Çeşitli eğitim kurumlarında ve kitle örgütlerinde eğitmenlik yaptınız. Bu çalışmalarda perspektifiniz neydi?

M.Esatoğlu: 70’li yıllardan bu yana eğitim kurumlarında, demokratik kitle örgütlerinde, halkevlerinde, sendikalarda, mahallelerde tiyatro çalışmaları yaptım. Hala da yapıyorum. 1980 öncesi gençlerin, olgunların sanatla tanışacağı, sanat üreteceği alanlar vardı. İstanbul’un bir dolu yanında var olan Halkevleri, bir yanda sanat insanlarının öte yanda izleyicilerin oluştuğu mekânlardı. Bu kurumlar her türlü sanatsal birikimi çevrelerindeki insanlarla paylaşırlardı. Yeni çıkan dergilerle, yeni yazarlarla, yeni oyun metinleri ve sahnelemelerle, yeni müziklerle, resimlerle, heykellerle hep bu mekânlarda buluşurdu izleyici. Ben de küçük bir çocukken Eminönü Halkevi’nde oyun seyrederek, Fatih Halkevi’nde oynayarak, sanat-politika dergileriyle, kitaplarıyla tanışarak bir sanat insanı oldum. 1980’de askeri darbe sonrası bu alanlar yok edildi. Ülke insanı adeta bir çölün ortasına düştü. Biz o dönem yani 1980 başında lise tiyatrolarını çalıştırarak yeni insanlar yetiştirmeye çalıştık. 90’ların ortasından itibaren giderek okulların yozlaştırılması, nitelikli eğitimcilerin özel okullara gidişi sonucu buralar da birer çöl haline getirildi. Birkaç geleneği olan eğitim kurumu dışında nitelikli çalışmaların ürediği alan kalmadı. Biz bu alanlarda 10 yıl boyunca 12 Eylül karanlığı içinde gençlik yığınlarını sanatla tanıştırdık. Kokuşmuş konservatuar eğitimi yerine sanatın her dalıyla ilgilenen; belli bir dünyaya bakışı, belli bir estetik kaygısı olan; sanata sahneye saygılı, üretken kuşaklar yetiştirdik. Bugün tiyatro sahnesinde, beyaz perdede ya da televizyonda bu gelenekten gelme oyuncuları hemen fark edebilirsiniz. Bizim geleneğimiz geçmişini 60’lı yılların o güzel duyarlığından alıyordu. Bizler Vasıf Öngörenlerin, Oktay Arayıcıların saçtığı ışıkta yetişmiştik. Yeni kuşakları da aynı duyarlıkla yetiştirmeye çalıştık.

Soru: 7 yıldır konu edilen, hakkınızdaki "tacizci" suçlamalarıyla ilgili süreci anlatır mısınız?

M.Esatoğlu: Bu konuda kamuoyu önünde tartışmıyorum. Benimle sorunu olan herkesle yüz yüze konuşmaya hazırım. Ben 38 yıldır hiçbir maddi karşılık beklemeden bu ülkenin çocuklarına, gençlerine, yetişkinlerine sanat konusunda bazı bilgilerimi ve gözlemlerimi aktardım. Bundan ötürü beni seven de var. Bana söven de var. Bu konuda açık ve net söylediğim bir tek cümle var. Ben her türlü tacizin karşısındayım. 38 yıl boyunca tiyatro konusunda bildiklerimi, gördüklerimi aktarmaya çalıştım. Doğrular, güzellikler yaptığım gibi bilmeden yanlışlar da yapmış olabilirim. Kimi incittiysem özür dilerim. Bundan başka da söyleyeceğim bir şey yoktur.

Soru: Tüm bu suçlamaların İATP-ATÇ arasında yaşananlarla ilgisi var mıdır?

M.Esatoğlu: ATÇ içinde 80’li yılların ortasından bu yana kadar farklı yaklaşımlar, farklı görüşlerden topluluklar yer aldılar. Sanata dünyaya farklı bakanlar ATÇ bünyesinde tartışıyorlardı. Aramızda bir koltuk kavgası yoktu. Çünkü ATÇ’nin yapılanması buna uygun değildi. Tartışmalarımızı mümkün olduğunca yan yana durarak yapmaya çalışıyorduk. Örgütlenmelerdeki köklü hastalık olan, her sorunda parçalara bölünme geleneğine karşı direniyorduk. 1996 yılında İstanbul’da gerçekleşen Habitat Zirvesi’nde ABD Başkanı Bill Clinton kitle örgütleri için yeni bir yol çizdi. Neydi bu yol? Kitle örgütleri yani dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler var olan sisteme muhalefet alanları olmayacak aksine sistemin eksik ve gediğini toparlayan bu yönde çalışmalar yapan kuruluşlar olacaklar, sistem de bu kuruluşlara gereken desteği verecek. O günden itibaren ülkemizde tüm kitle örgütlerinde bir yol ayrımı ortaya çıktı. Bu iki eğilim bir süre kendi içinde çatıştı. ATÇ içinde de bu tartışmanın yansımaları oldu. İçimizde bazı topluluklar ATÇ’yi sisteme ve onun yoz kültürüne karşı çıkan duruşundan uzaklaştırmaya çalıştılar. Onlara göre ATÇ yalnızca tiyatro eğitim seminerleri ve atölyeler yapan bir “sivil toplum kuruluşu” olacaktı. Ben bu eğilimlere karşı “Sisteme Başkaldıran Amatör Tiyatro” başlıklı bir yazı yazdım. Bu yazıdan sonra aramızdaki yol ayrımı keskinleşti. BGST bünyesinde yer alan Tiyatro Boğaziçi bu yeni eğilimin başını çekiyordu. Bu nedenle 1999 -2000 sezonunda aramızda ATÇ geleneğine uymayan sert tartışmalar yaşandı. Bu tartışmalar sırasında kimi grupları bana karşı kışkırtmaya çalıştılar. Başaramadılar. 2000 yılı sonbaharında benimle iki yıldır çalışan bir topluluk olan Özgür Sahne oyuncuları ellerine tutuşturulan bir metinle beni suçladılar. Bu bir komploydu. Bir ay önce benim kendilerine yeterince zaman ayırmadığımdan yakınan topluluktaki oyuncular bir ay sonra benim kendilerini taciz ettiğimi söylediler. Bu iddialar üzerine bazı toplantılar yapıldı. Ama bir sonuca varılamadı. Bunun üzerine toplantılara katılmayan bazı topluluklar benimle hiçbir şey konuşmadan ATÇ’den ayrıldılar. İstanbul Alternatif Tiyatrolar Platformu (İATP) böyle bir komplo ile kuruldu. Bill Clinton’ın 1996’da formüle ettiği yolda ilerlemeye koyuldu. Suya sabuna buluşmadan bazı seminerler, atölyeler ve şenlikler yaptılar. Bir süre sonra da dağıldı. Şimdi 7 yıl geçtikten sonra üç-beş topluluk “girişim” adı altında tekkeyi yaşatmaya çalışıyorlar. Bu arada 7 yıl boyunca sürekli aleyhime yazı yazıp arkamdan konuştular. Yalanlar uydurdular. Ama beni tanıyanlar ve sanat alanındaki çabalarımı bilenler bu suçlamalara inanmadılar. Bu yalanlara inananların kaç kişi olduğunu Barışarock’ta herkes gördü. Onların da bir kısmı karşılıklı konuşunca şöyle söylediler: “Ben Esatoğlu’nu tanımıyorum, siz de haklı olabilirsiniz, olayları bilmiyorum, taciz var dediler geldim.”

Soru: Bu yapılanlara yönelik tepkiniz ne oldu?

M.Esatoğlu: Yapılan eylem ATÇ’yi parçalamaya yönelikti. Bu yüzden 2000 yılında ATÇ’li topluluklar durumla ilgili bir açıklama yaptılar. Bunun ardından biz kendi çalışmalarımıza devam ettik. Bu konuyu da bir daha gündemimize bile almadık. Çünkü ortada saldırgan bir tutum vardı. Provokatif bir ortam körükleniyordu. Suçlanan yalnız ben değildim. Onların yalanlarına inanmayan herkes “tacizci” ilan edilmişti. Biz geçmişteki tutumumuz neyse bugün de onu sürdüreceğiz. Bu yıl Barışarock’ta da yaşadık, körüklenen bir şiddet ortamı var. Ancak biz bu provokasyona gelmeyeceğiz.

Soru: Siz iki yıldır Barışarock’ta Tiyatro Koordinasyonu içinde yer alıyorsunuz. Bu yıl festivalin son günü ortaya çıkan bu eylemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

M.Esatoğlu: Ben yalnızca Barışarock’ta etkinlik yapan biri değilim. İstanbul’un ve ülkenin dört bir yanında oyunlar sahneliyorum. Seminerler veriyorum Atölye çalışmaları düzenliyorum. İki yıldır da Barışarock’ta Tiyatro organizasyonu içindeyim. Nedense –ki nedenleri ve kimler tarafından körüklendiği bizce malum- bu yıl 28 tiyatro topluluğunun bir araya geldiği ve savaşa, emperyalizme karşı güçlü bir ses yükselttiği sırada bu eylemler örgütlenmeye başladı. Bana ulaşan bilgiler çerçevesinde elimden geldiği oranda Barışarock’a zarar gelmesin diye uğraştım. Barışarock yöneticileriyle toplantı yaptım. Onları doğabilecek olayların sonuçları konusunda uyardım. Onlar da bu uyarılara hak verdiler. Zaten bir gece önce bir protesto eyleminde bıçaklama olayları olmuştu. Ama daha sonra neler olup bittiyse sözlerinde durmadılar. Ben protesto eylemi sırasında da bir provokasyon olmaması için gayret gösterdim. Ancak karşımızdakiler gittikçe azgınlaştılar. Bunun üzerine yüzlerce oyuncu sesini yükseltti. Sonunda da istenmeyen olaylar meydana geldi. Verdiği sözleri tutamayan Barışarock Koordinasyonu, saldırganları engelleyeceğine İzmir’den gelmiş bir topluluğun gösterisini engellemeye çalıştı. Ne yazık ki faşizan bir tutum içindeydiler. Oyun tüm saldırılara rağmen oynandı. Biz olayların daha da büyümemesi için ekipleri dışarı çıkartmaya uğraşırken, onlar bu kez de konser sahnesine çıkarak linç çağrıları yaptılar.

Barışarock’ta protesto olmayacak mı? Elbette olabilir. Ama onun da bir sınırı olmalı. Şimdi siz bir konuda protesto yapıyorsunuz. Karşınızda da sizinle aynı düşünceyi paylaşmayanlar var. Bu durumda ne olacak? Bizim ülke özelinde ortaya şiddet çıkıyor. Kimin kime gücü yeterse… Birkaç yıl önce benim hakkımda taciz kampanyası düzenleyenler, bulundukları üniversitede sol görüşlü grupların yayın organlarını satmalarını engelliyorlardı. Sonunda bir kavga çıktı. Kol kırıldı. Bu olayın ardından yayın organları satılmaya başlandı. Şimdi ölçü bu mu olmalı? Birileri beni suçluyor. Birileri de bu suçlamalara karşı çıkıyor. Şimdi bu durumda ne olacak? Tartışılan konu Barışarock içinde çözülemiyorsa iş nereye varacak? Barışarock Koordinasyonu’nun bu konuda bir ölçüsü yok. Bir de yapılan protesto kendilerine de uygun geliyorsa taraf olmayı seçiyorlar. Bu yıl onların yaklaşımlarından güç alanlar iyice azıttılar ve sonunda bıçaklanmalar oldu. Gelecek yıl bu tutumları değişmezse ölüm kapıda bekliyor. Ama ne yazık ki onlar hala dikensiz gül bahçesi olursa sorun çıkmaz yaklaşımındalar. Olayların ardından yaptığımız değerlendirme toplantısında bile bu yaklaşımlarını değiştirmemişlerdi.

Soru- Son olarak, Barışarock’taki olaylardan sonra yapılanları nasıl değerlendiriyorsunuz?

M.Esatoğlu- Barışarock sonrasında internet ortamında yazılanlara bakıyorum. Ortada sağlıklı bir tartışma yerine salya sümük bir lümpenlik kol geziyor. Futbol ve magazin kültürü her yanı sarmış durumda. Yazılan her satırın ortalığı kışkırtmaktan başka bir işlevi yok. Sorunları tartışmak isteyen kimse yok. Yazılan tartışma yazılarında ileri sürülenler ve söylenen sözler yalanlar üzerine kurulu. Bir yandan yalan üreterek diğer yandan da bu yalanlara inanmayanları “tacizci” ilan ederek ilerleyebileceklerini düşünüyorlar. Türkiye’de sol çevreler bunların kim olduklarını ve nerelerden beslendiklerini iyi biliyor.

tıkla


(Ayrıca) tıkla:
Barışarock'ta neler oldu?... 1
Barışarock'ta neler oldu?... 2
Barışarock'ta neler oldu?... 3
Barışarock'ta neler oldu?... 4
Barışarock'ta neler oldu?... 5
Barışarock'ta neler oldu?... 6
Barışarock'ta neler oldu?... 7
Barışarock'ta neler oldu?... 8

8 Eylül 2007 Cumartesi

Barışarock'ta neler oldu?... 7

GÖLGE TİYATRO TACİZLE DAYANIŞMA KAMPANYASINA DEVAM EDİYOR!


İATP-G Yayıncılık İnisiyatifi


BarışaRock etkinliğinde feminist ve eşcinsellerin tiyatrocu bir tacizciyi protesto ettiklerini ört bas edip yaşanan olayları tiyatroya karşı “faşist” saldırı olarak niteleyen Gölge Tiyatro sitesi, nihayet ortada bir tacizci protestosu olduğunu kabul ediyor.

Artık açıkça “Tacizcinin Sesi” olarak yayın hayatını sürdürüyor.

Tacizci ve tacizci adayları ile dayanışma adına içine battığı dezenformasyonu meşru kılmak için şu öne sürülüyor:

“Ortada 2000 yılındaki somut “olay” tartışmasının dışında doğrudan mağdur ya da mağdurların bir açıklaması yoktur. Daha doğrusu tacize uğradığı iddia edilenlerin “beyanı” olduğu belirtiliyor ve ancak bunların bir tek yazılı beyanı ve açıklaması bilinmemektedir.”

Akıl tutulmasının tipik bir örneğini teşkil eden bu ifadeler, İATP-G sitesi için yayına hazırladığımız “Alternatif Kültür mü? Yozlaşma Kültürü mü?” başlıklı yazının bizzat tacize uğrayanlar ve tanıklar tarafından kaleme alındığı, bunun 2000 yılında Amatör Tiyatrolar Çevresi’ndeki tüm topluluklar ve üyelerince, dahası çeşitli kadın kuruluşları ve üyelerince bilindiği, aradan yedi yıl geçmesine rağmen bu belgenin varlığının ve doğruluğunun teyit edilebileceği gerçeğini yok sayıyor.

Tacize uğrayanlardan talep edilen güncel beyanlara gelince, BarışaRock alanında Esatoğlu tarafından kızı taciz edilmiş annenin attığı çığlık boşa atılmış değildir ve BarışaRock etkinliğine sahici anlamını yükleyen bir jesttir.

Gölge Tiyatro karartmaya devam ederken, biz aydınlatmaya ve tiyatro eğitiminde cinsel tacizin karşısında durmaya devam edeceğiz.

tıkla


Brecht de böyle yapmış mıydı?


Ömer F. Kurhan (09.09.2007)


Fırat Güllü’nün 07.09.2007 tarihli “Tiyatrocular ve Cinsel Politika” altbaşlığı taşıyan yazısı, cinsel özgürlük adına inşa edilen kültürün aslında kendi içinde önemli sorunlar taşıdığını ortaya koyarken, Brecht vakası ile Esatoğlu vakasının ortak çerçeveye sahip olduğu gibi bir imaya sahip mi? Tam emin olamasam da, böyle bir izlenime kapıldığımı söyleyebilirim.


Bana göre bu iki vaka birbirinden oldukça farklı değerlendirilmelidir. Biri erkek egemen anlayışın cinsel özgürlükçü çevrelerde de işbaşında olabileceğini ve özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinde tahrip edici etkiler üretebileceğini gösterirken, diğeri eğitimci etiği ve hukuku bağlamında ele alınması gereken bir suçun işlendiğini göstermektedir. Daha somut ifade edecek olursam: Brecht’in kurumsal eğitim vermek üzere bir araya geldiği genç kadın öğrencileri eğitici otoritesine yaslanarak ne yapıp edip ayartmak ve taciz etmek gibi bir alışkanlığa sahip olduğunu en azından ben bilmiyorum. Bertolt Brecht hiçbir zaman bir tiyatro eğitimcisi olmamıştır. Genelde seçkin ve profesyonel diyebileceğimiz sanat çevrelerinde oyun yazıp sahnelemiş ve hayatında en verimli olabileceği yılları sürgünde geçmiştir. II. Dünya Savaşı’nın ertesinde, ikiye bölünen Almanya’nın doğusunda kurdukları Berliner Ensemble ise, adından da anlaşılacağı gibi, bir okul değil, düzenli olarak Brecht imzalı oyunlar sahneleyen özel bir topluluk yapılanmasıdır. Dolayısıyla, Brecht’in içine dahil olduğu cinsel kültürün eleştirisinin “eğitimde cinsel taciz” gibi bir vaka ile bağlantısı ancak dolaylı yollardan ve kültür bağlamında kurulabilir. Olgusal olarak ortak bir çerçeveye sahip olduğu gibi bir imadan kaçınmak gerekir. Fırat Güllü’nün yazısı açıkça bunu yapıyor demiyorum, ama bir kafa karışıklığına yol açtığını ve iki vakayı ortak bir çerçeve içine alırken, bu çerçeve içinde birbirinden ayırt edilmesi gereken alt çerçevelerin ihmal edildiğini düşünüyorum.

Esatoğlu vakası, sol, sosyalist, muhalif, özgürlükçü, devrimci sıfatlarına sahip tiyatro bölgesini bağlaması bakımından tabii ki Brecht vakası ile ortak bir çerçeve içine alınabilir. Hatta Esatoğlu’nun Türkiye’de bir çeşit Brecht temsiliyetine soyunması, bu ilişkiyi daha da yakınlaştırabilir. Fakat, eğitimde cinsel taciz gibi bir vakayı Brecht’in erkek egemen çizgiler taşıdığı belli ve aslında oyunlarında da izi sürülebilecek yaşam tarzı ile aynı kefeye koymamak önemlidir.

Özellikle tiyatro alanının cinsel sömürüye açık bir alan olduğunu tüm tiyatrocular bilir. Sanatsal pratik yoluyla özgürleşme ve haz politikalarının geliştirilmesi, canlı performansa dayalı olduğu için bedensel özgürleşmenin özel bir önem kazanması, tiyatro eğitimini cinsel istismara alabildiğine açık hale getirir. Esatoğlu vakasında asıl tartışma konusu içinde yer aldığı topluluğun ya da çevrenin yaşadığı cinsel kültürün niteliği değildir. Resmi ya da muhalif çeşitli eğitim kurumlarında, onunla tiyatro eğitimi almak için ilişki kuran genç kadınları istismar ve taciz etmesidir.

Meseleyi netleştirmek için bir seri tecavüzcü ve katil olan Ted Bundy vakasına değinmek faydalı olabilir. Bu vakayı ele alan filmi seyredenler bilirler: Ted Bundy sıradan ve hatta örnek gösterilebilecek orta sınıftan bir Amerikan vatandaşı olarak, 1970’lerde, bir dizi tecavüz ve cinayetin faili haline gelir. Suç işleme tekniğini başarılı kılan çok ince planlar yapması değildir; aksine, göz göre göre ve sıradan bir işmiş gibi suç işlemekte ve yakın çevresini de kolaylıkla manipüle edebilmektedir. Belli ki bu vaka da erkek egemen kültür kapsamına alınabilir. Ted Bundy’nin “Brecht de böyle yapmıştı” dediğini sanmıyorum, ama Esatoğlu böyle dedi ve mesleği tiyatrocu diye, seçkin ve profesyonel sanat çevrelerindeki erkek egemen cinsel kültürün eleştirisi sınırları içine hapsedilebileceği söylenemez.

Eğer erkek egemen kültüre ve bu çerçeve içindeki alt çerçevelere odaklanarak vakalar arasında bir yakınlık ya da benzerlik kurulacaksa, ben Esatoğlu vakası için Brecht vakasından ziyade Ted Bundy vakasının daha açıklayıcı olabileceğine inanıyorum. Neden mi? İşlenen suçların nitelikleri özdeş olmasa da, suç işleme ve manipülasyon teknikleri birbirine çok benziyor da ondan. Bunu laf olsun diye söylemiyorum; mağdurların ve tanıkların ifadelerine bakıldığında, benzerliğin kolayca farkedilebileceğini düşünüyorum.

Umarım bu yazı, özgürlükçü ve devrimci iddialara sahip cinsel kültür içindeki erkek egemen sonuçlara dikkat çeken, bu konuda oldukça bilgilendirici ve uyarıcı olan Fırat Güllü’nün yazısında eksikliğini hissettiğim bir vurguyu yeterli açıklıkta yapabilmiştir.

tıkla


“BRECHT DE BÖYLE YAPMIŞTI...”
Tiyatrocular ve Alternatif Cinsel Politika


Fırat Güllü (07.09.2007)


Yıllar önce ATÇ içerisinde yürütülen ve ciddi bir ayrışmanın yaşanmasına neden olan “tiyatroda çalıştırıcı etiği ve cinsel taciz” tartışmaları sırasında yaptığımız toplantılardan birisinde Mehmet Esatoğlu’nun kendisine yönelik suçlamaları yanıtlarken şöyle dediğini hatırlıyorum: “Bunlar her zaman olmuştur. Brecht de kendi döneminde bu tür eleştirilerin hedefi olmuştu.”

Tiyatro literatürünü ciddi biçimde değiştiren, yapıtları ve yürüttüğü tiyatro pratiğiyle yirminci yüzyılın sanat anlayışına önemli bir damga vuran öncü bir sanatçının, böylesi bir konuda referans noktası yapılması ilk başta şaşırtıcı gelmişti. Ancak gerçekten de “Brecht ve kadınları” şeklinde -zaman zaman da entelektüel bir magazin malzemesi olarak- ele alınan böylesi bir fenomenin varlığından söz etmenin mümkün olduğunu biliyoruz. Brecht ve kendi kuşağı ilk Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan devrimci kaos anında Almanya’da siyasi bir devrimi yaşatmayı başaramasalar da kendi yaşam pratikleri içerisinde ciddi bir “kültürel devrim”i hayata geçirdikleri duygusuna kapılmışlardı. Söz konusu “devrim” anne ve babaların kültürüne tüm yönleriyle karşı çıkmak anlamına geliyordu ve cinsel devrim de bu kültürel devrimin en önemli, diğer bir deyişle en radikal ve kamusal alanda en yoğun görünen parçası olarak kabul ediliyordu: tek eşliliğe karşıtlık, biseksüellik, aileye ve evliliğe duyulan nefret. Yirmili yaşlarında genç bir nihilist olarak Brecht’in, akranları olan kız ve erkeklerle yürüttüğü cinsel serüvenlerinin hayatının ne denli merkezine yerleştiğini görmek için günlüklerine bakmak yeterli olacaktır: Brecht bu günlüklere farklı kadınlardan sahip olduğu çocukların etrafında dolanıp durduğu bir gelecek hayal ettiğini yazıyordu. Elbette ki bunlar çocukça hayallerdi: İlk oğlu Franck’ın bakımını üstlenemediği için çocuk annesi Paula Banholzer’in akrabaları tarafından yetiştirildi ve ilerleyen yıllarda artık pek bir ilişkisi kalmadığı babasını “kovalayan” Nazi birliklerinden birisi içerisinde Rus cephesinde öldü.

Brecht ilerleyen yıllar içerisinde sosyalizmle tanışıp, entelektüel anlamda güçlendikçe olgunlaştı ve gençliğinin bohem yaşantı tarzından kurtularak toplumsal dertleri olan bir sanatçıya dönüştü. Ancak kendi kuşağının yeşerttiği bu cinsel davranış biçimlerini hiçbir zaman sorgulamadı. Hayatını paylaştığı değişik kadınlara, yaşadığı hayat biçiminin burjuva ahlakını hiçe sayan özgürlükçü bir yönü olduğunu söylüyordu. Brecht’e bir öğretmen, kendi ufuklarını açan bir deha olarak bakan ve ona hayranlık duyan bu genç kadınlar da durumu kabulleniyorlardı. Ancak bu açıdan bakıldığında Brecht’in hayatından geriye kalanlar pek de iç açıcı değildir: birinci kadın olarak tüm sürgün hayatı boyunca Brecht’i sırtında taşımış bir Helena Weigel ve onunla rekabet içerisinde olan, birbirlerinden kimi zaman yüz yüze bakamayacak kadar nefret eden, içlerinden birisi intihar girişiminde bulunmuş, bir diğeri Brecht ve ailesinin peşinden giderken Rusya’daki bir senatoryumda ölmüş, depresif bir kadınlar grubu. Devrimci bir sanatçı olarak Brecht’in kendine has “cinsel etiğinin” ciddi bir eleştirisi, ancak feminist hareketin yükselmesiyle birlikte gündeme gelecektir: Bir yandan Brecht’in tiyatral estetiği ve kuramı politik bir feminist tiyatronun inşası için kullanılırken, diğer yandan onun karşı cinsle kurduğu ilişki biçimi eleştirel bir bakış açısıyla mercek altına alınacaktır.

Bu yönüyle ele aldığımızda devrimci kültürün önemli ikonalarından birisi olarak Brecht, gerçekte sol muhalif kültür içerisinde, özellikle sanatçı kesim arasında yaygın olan önemli bir sorunu gündemimize taşır: Cinsel yaşamın kuruluşunda her iki cinsi de mağdur etmeyecek politik ve etik bir tutumun eksikliği. Sol kültür içerisindeki bu eksikliğin, gerçekte erkek egemen tavrı korumaya dönük gizil bir direnişten kaynaklandığını iddia eden Dario Fo’nun o güzel oyununu, “Açık Aile”yi hatırlayalım. Dramaturji açık ve nettir: “Cinsel devrim” adı altında erkeğin kendisi için yarattığı özgürlük alanı kadın için bir mahkumiyet alanına dönüşmektedir ve erkeğin özgürlüğüne özenen kadın, bu özgürlüğü yaşayamamasının nedenlerini kendi yetersizliklerine bağladığı oranda güçsüzleşmekte ve kişilik çözülmesine uğramaktadır. Oyunun kadın karakterinin metaforik bir söylemle dile getirdiği gibi: Bu ilişki sadece bir taraftan açık olabilir, eğer iki tarafı da açık olursa cereyan yapar.

Esatoğlu’nun yıllar önce karşılaştığı suçlamaları savuşturmak için, sol muhalif kültürün önemli bir ikonasına referans yapması tesadüf değildi. Çünkü aslında bu sayede bir geleneği arkasına alarak konuştuğunun, karşıt sesleri “sizler aslında muhafazakar ahlakın sınırları içerisindesiniz” diyerek susturabileceğinin farkındaydı. Gerçekte karşısında örgütlü bir kadın hareketi olmasaydı işe yarayacağı düşünülebilecek bir yaklaşımdı bu. Belki de daha önce işe yaramıştı da. Sonuçta bu tartışma ATÇ’de bir ayrışmanın kaçınılmaz olduğunu ortaya koydu ve bir dönem için Esatoğlu’nun ortalıklardan kaybolmasına neden oldu. Ancak ilginç olan oydu ki aradan geçen yılların yine Esatoğlu’nu haklı çıkardığı fark edildi: Bir süre sonra kendisinin yaşananlarla ilgili hiçbir özeleştiri vermeden kimi sol muhalif kurumlar arasında gezinmeye devam ettiğinin duyumları alınmaya başlandı. Bu, olaylardan açıkça haberdar olmalarına rağmen onu kurumları bünyesine dahil eden yöneticilerin yaşananlar karşısında en az Esatoğlu kadar duyarsız olduklarının bir kanıtıydı belki de. Ya da yazının başından beri etrafında dolanıp durduğumuz muhalif çevrelerde yaygın cinsellik algısının sınırları dahilinde, Esatoğlu’nun sergilediği davranış biçiminin çok da sorunlu bulunmadığının, hatta belki de belli oranda onaylandığının bir göstergesiydi. Belki Esatoğlu’ndan zaman zaman rahatsız olunduğu da oldu, ama belli ki ahbap çavuş ilişkileri içerisinde ona hep göz yumuldu. Ta ki son Barışarock organizasyonunda bir grup aktivist artık bu duruma göz yummayacağını ilan edene dek.

Son gelinen noktada, Brecht vakasında olduğu gibi, Esatoğlu vakasında da alternatif bir yaklaşım için gereksinim duyulan fırsat, ancak örgütlü kadınların sesi işitilmeye başlandığında ortaya çıkmış oldu. Muhalif kurumlarda çalışan erkek tiyatroculara gelince: Artık Esatoğlu’nu sahiplenerek dayanışma adı altında “ben de tacizciyim” bayağılıklarına kapılmak yerine, tüm o devrimci cilanın altında yatan karşı cinse egemen olma, maço tabirle “dizginleri elinde tutma” kültürüyle hesaplaşma zamanı geldi. Brecht’e falan referans yapmaya hiç gerek yok! Eğer alternatif kültür, kendi alternatif cinsel politikalarını örgütlemezse, o alanı pop-starların magazin dünyası belirlemeye devam edecek.

tıkla


(Ayrıca) tıkla:
Barışarock'ta neler oldu?... 1
Barışarock'ta neler oldu?... 2
Barışarock'ta neler oldu?... 3
Barışarock'ta neler oldu?... 4
Barışarock'ta neler oldu?... 5
Barışarock'ta neler oldu?... 6


7 Eylül 2007 Cuma

Barışarock'ta neler oldu?... 6

ARTIK BELGELERLE KONUŞMA ZAMANIMIZ GELDİ!


27.08.2007 tarihinde ana sayfamızdan duyurduğumuz “BARIŞAROCK’TA TİYATROYA FAŞİST SALDIRI” başlıklı haberimizden sonra, ulusal çapta bir tartışma başladı. Başta tiyatrom.com olmak üzere birçok haber sitesi konuyu ele aldı. Birçok forum sayfalarında tartışmalar yapıldı. Biz, o gün orada olup tanık olduğumuz bu olayları değerlendirirken, elimizde belge olmadan, başka hiçbir haber yapmaksızın, bugüne kadar bekledik. Türkiye’nin pek çok yerinden hatta Kıbrıs’tan ve Azerbaycan’dan bile gelen konuklarımız olduğu için, doğal olarak toparlanma ve belge ve bilgiye ulaşmak, zaman aldı.

Bugünden sonra gelecekleri de ekleyerek, yaşanan olaylar hakkında, herkesin somut bir fikir edinmesini sağlayacağımızı düşünüyoruz.

Gölge Tiyatro dergisi, 1996 yılında yayınına basılı olarak başladı. 1,5 yıl 12 sayı üretildikten sonra, 1998 yılında ilk kez internet ortamında yayınlanmaya başladı. Aralıklarla saldırılara uğradığı için yayınını zorlanarak sürdürse de, 2001 yılından beri neredeyse aralıksız yayınlanmaktadır. Bununla birlikte bu güne kadar hiçbir kurum ve kişiden ne bir maddi destek ne de bir reklam almadan yayınımızı bağımsız bir şekilde sürdürüyoruz. Hiç kimseye bir boyun borcumuz olmadığı gibi, bir tür kirlenme olarak algıladığımız için, reklam da almıyoruz.

Bu olay gerçekleştikten sonra, bize dönük olarak başlatılan karalama kampanyalarında, haberi dezenforme ettiğimizi, tartışmalara konu olan Mehmet Esatoğlu ile olan dostluğumuzun haberde taraf olmamıza sebep olduğunu vb. bir çok mesnetsiz iddialarda bulunuldu. Olayı “tiyatro sahnesine yapılan saldırı” kapsamından çıkarıp başka alanlara kaydıranlara cevabımız nettir. Bu olayda Mehmet Esatoğlu’nun davası asal sorunumuz değildir. Bizi ilgilendiren öncelikli şey “tiyatro sahnesine yapılan saldırı”dır. Eğer bu saldırı bile sizin vicdanınıza, beyninize bir çağrışım yapmıyor ise lütfen tiyatro sanatına dair hiçbir şey yapmayın artık. Örneklerle açıklamaya çalıştığımız gibi bu saldırı, kolay kolay eşine rastlanılmayacak bir basiretsizlik, haddini bilmezlik ve işgüzarlık örneği olarak tarihteki yerini alacaktır. Bu ülkede barış adına muhalif ve alternatif bir festivalde, tiyatro sahnesi kapatıldı ve oyunculara saldırıldı. Biz buna “Faşit Saldırı” diyoruz. Kendilerince buna kılıf bulmaya çalışanlara diyecek sözümüz yoktur. Bu konuda başta saldırıya uğrayan TiyatroEvi sanatçıları olmak üzere, festivale katılan tüm tiyatroculardan, kamuoyu önünde bir basın açıklamasıyla özür dilenene kadar, bu sözümüzü (Faşist Saldırı) söyleyeceğiz.

Ayrıca bilinmelidir ki; dünyanın neresinde ve kime karşı olursa olsun tacizin karşısındayız! İnsan karalamayla, gerçek arasındaki çelişki ortadan kalkana kadar, bu konuda bir taraf değiliz ve bu ahlaki bulmadığımız (her iki taraf için de) “taciz davasını” sayfalarımıza taşımayacağız.

Şimdi gelelim eldeki belgelere.

Aşağıdaki tüm belgeler, o gün orada olan kişilerin tanıklığı yada bilgileri ile yapılmıştır. Daha çok fazla foto olmakla birlikte, olayın gece olması ve eldeki fotoğraf makinelerinin, gece çekimlerinde zayıf kalması nedeniyle bazı fotoğraflarda, ekstra aydınlatma yapılmıştır. Video görüntüleri montajdadır ve en kısa sürede yayına girecektir.


TİYATROLARDAN ORTAK BİLDİRİ: Barışarock Festivali'nde Yaşananlara Dair

BEDREDDİN IŞIĞIYLA YOLCULUK! / Hamit DEMİR

Fotoğraflarla Barışarock'ta Yaşananlar

Mehmet ESATOĞLU ile Söyleşi / Gölge Tiyatro

Barışarock'ta Yapılan Yanlışlar! / Mehmet BAKIR

Neye Karşı Festival? / Deniz GÜNDOĞMUŞ

BARIŞA(MAYA)ROCK! / Orçun MASATÇI

Yine aynı nakarat! / Cansu FIRINCI

Dünyanın Sonunu sanat belirlermiş! / Mehmet Selin SAĞDIÇ

Tanıklık yazısı! / Özcan DALMIŞ

BARIŞMAK İÇİN BAHANEN VAR MI? / Erkan ÖKTEN

BİLİNMESİ GEREKENLER / Esra ŞAHİN

İŞ BİRLİKÇİLERİN, İŞ BİRLİĞİ! / Şafak TOK

Tanıklık yazısı! / Nazım SARIKAYA

İlk Tiyatro Deneyimim! / Aslı ARZIK

İlk kez böyle bir şey yaşadım! / Selin GÜNDÜZ

tıkla


(Ayrıca) tıkla:
Barışarock'ta neler oldu?... 1
Barışarock'ta neler oldu?... 2
Barışarock'ta neler oldu?... 3
Barışarock'ta neler oldu?... 4
Barışarock'ta neler oldu?... 5
Barışarock'ta neler oldu?... 7

3 Eylül 2007 Pazartesi

Barışarock'ta neler oldu?... 5

İATP-G Yayıncılık İnisiyatifi'nden

GÖLGE TİYATRO YAZARLARINA AÇIK ÇAĞRI:


Köşe yazarı kimliği ile bünyesinde yer aldığınız Gölge Tiyatro,

- BARIŞAROCK’ta, feministlerin ve eşcinsellerin tacizci olmakla suçladıkları ve protesto ettikleri Esatoğlu’na dönük tepkilerini “faşist” ve “bir grup sarhoşun saldırısı”şeklinde nitelemiş ve işi gamalı haç simgesi kullanmaya kadar götürmüştür.

- Dezenformasyona dayalı ve olguları karartan bir “habercilik” yapmış ve açıkça gerçeklere aykırı bir yayıncılık çizgisi geliştirmiştir.

Asgari yayıncılık etiği çerçevesinde mahkum edilmesi gerektiğini düşündüğümüz Gölge Tiyatro’nun tavrı karşısında düşüncelerinizi açıklamanızı talep ediyor ve bunun aydın sorumluluğunun gereği olduğunun altını çizmek istiyoruz.

tıkla: iatp-g


(Ayrıca) tıkla:
Barışarock'ta neler oldu?... 1
Barışarock'ta neler oldu?... 2
Barışarock'ta neler oldu?... 3
Barışarock'ta neler oldu?... 4
Barışarock'ta neler oldu?... 5
Barışarock'ta neler oldu?... 6
Barışarock'ta neler oldu?... 7

2 Eylül 2007 Pazar

Yenikapı'dan açıklama...

Merhaba

Sitenizde Barışarock'la ilgili yazıları yeni gördük. Özellikle göndermeme gibi bir durum söz konusu değildir. Biz Yenikapı Tiyatrosu olarak, yazımızı bir tek kendi sitemiz ve yoğun tartışmalardan kaynaklı tiyatrom sitesine gönderdik. Elbette ki, size de aynı yazıyı şimdi gönderiyoruz.

tıkla: Yenikapı Tiyatrosu

Barışarock'ta neler oldu?... 4

Barışarock ile ilgili hiçbir bilgi, sitelerimizin hiçbirine (tiyatroyun, bulunmaztiyatro, hilmibulunmaz) gelmemektedir. Halktan yana, işçi sınıfından yana davranış geliştiren sitelere sahip olmamıza karşın, direkt bilgi almak yerine, ilgili sitelerin bölümlerinden derlediğimiz bilgileri, okurlarımıza aktarıyoruz. Bizim sitelerimiz, bilgi sahibi olmak isteyenlere hizmet ettiğinden, duyarlı davranıyor ve okurlarımıza, (gelmeyen bilgileri bile!) sunmayı bir görev olarak algılıyoruz:


BARIŞAROCK'TA NELER OLUYOR?


İSTANBUL BARIŞ İÇİN KADIN İNİSİYATİFİ “BARIŞAROCK’TA NELER OLUYOR?” ADLI BİLDİRİNİN TASHİH EDİLMİŞ METİN OLMADIĞINI VE ÜZERİNDE UZLAŞMAYA VARILAN NİHAİ METNİN AŞAĞIDAKİ METİN OLDUĞUNU BELİRTMİŞLERDİR. TALEPLERİNE UYGUN OLARAK BİLDİRİYİ YENİDEN YAYIMLIYORUZ.


İATP-G Yayıncılık İnisiyatifi


Cinsiyetçiliğe, ırkçılığa, militarizme, sömürüye ve savaşa karşı bir ses olma çağrısı ve iddiasıyla yola çıkan ve bu çağrısını dünyanın en etkili ve anlamlı sözü BARIŞ'ta birleştiren, kendisini Türkiye'nin en önemli festivali ve hatta barış eylemi olarak nitelendiren/duyuran Barışarock karşı festivalde Yolgezer adlı rock grubu kendi bestesi olan "Refika" parçasında, bu ülkede kadınları aşağılayan tüm sözlere yer vererek, kadına yönelik cinsiyetçi saldırıyı sanat adı altında meşrulaştırmaya, normalleştirmeye ve estetize etmeye çalışmaktadır. Yine parçada yer alan "gavur" ifadesiyle de ayrımcılığı körükleyen zihniyeti; programı oluştururken cinsiyetçiliğe, ayrımcılığa karşı gereken özeni göstermeyen festival organizasyonunu protesto ediyoruz.

Bununla birlikte yer aldığı eğitim kurumundan taciz nedeniyle kovulduğu iddia edilen, eğitmenlik yaptığı kadın tiyatrocuları taciz ettiği için 2000 yılında Amatör Tiyatrolar Çevresi'nde teşhir edilen ancak bu tacizci eylemlerine dair hiçbir özeleştiride bulunmadığı gibi yalan, iftira klişeleri ile kendini savunan tiyatrocu Mehmet Esatoğlu'nun tüm itiraz ve eleştirilere rağmen festivalde yer alıyor olmasını da Barışarock'ın amaç ve mahiyetiyle bütünüyle çelişkili bir durum olarak görüyor ve protesto ediyoruz. Kadına yönelik her türlü ayrımcılığa, şiddete, cinsiyetçi politikalara, eril ideoloji ve söylemlerine karşı mücadele eden ve barışa inanan biz kadınlar; Refika adlı parçayı ve Mehmet Esatoğlu'na gösterilen iltiması kadına yönelik bir şiddet olarak nitelendiriyor ve bu durumun takipçisi olacağımızı bildiriyoruz.

İstanbul Barış İçin Kadın İnisiyatifi

tıkla: iatp-g


Tacize destek bir yana, suskun kalmak suça ortak olmaktır


Gizem Kurtsoy (02.09.2007)


Siyah giyip, saç uzatıp, küpe takarak içip kafa sallamanın tek başına “muhalif” olmaya yetmediği BARIŞAROCK organizatörleri tarafından da biliniyor olsa gerek ki festival yıllardır savaşa, cinsiyetçiliğe, homofobiye, ırkçılığa, milliyetçiliğe, militarizme, yasaklara, nükleere, özelleştirmelere, çok uluslu şirketlere, natoya, imf’ye, dtö’ye, işgale, işgalciye karşı yapılıyor; “başka bir dünya mümkün” diyor. Bu söylemdeki bir festivalde diyelim ki “Refika” şarkısının sözleri gözden kaçtı ve festivalde yer aldı, peki Mehmet Esatoğlu gibi tescilli bir tacizcinin festivalde yer alması nasıl bir gözden kaçmadır? Üstelik de bu kişi bir yıl önce de festivalde yer almış, feministlerin tepkisini çekmiş, bir yıl sonra festival adına yer almayacağı söylenmiş olmasına rağmen. Her ne kadar daha sonra Esatoğlu’nun alandan uzaklaştırılması duyarlılığı gösterilse de, cinsiyetçiliğe karşı olduğunu bildiren bir festivalin (üstelik bir yıl önce de aynı hata yapıldıysa) katılımcılar konusunda daha dikkatli davranması gerektiği aşikardır. Festivalin isminde “barış” ve “rock” olması onu özü itibarı ile alternatif-muhalif yapmıyor ne yazık ki, aksine söylemini pratiğe taşımak adına daha fazla uyanık olma sorumluluğunu yüklüyor. Aynı sorumluluk festival organizatörlerini önceden ve bıkmadan uyarma konusunda feministleri ve alternatif tiyatrocuları da bağlıyor elbette.

Bunun yanı sıra tacize karşı suskun kalmama, tepki göstermenin faşizm olarak nitelendirilmesi, meydanlarda çığırtkanlığı yapılan ırkçılığı sol sayan bir anlayışın bulunduğu bir ülkede çok da şaşırtıcı değil. Bugün “muhalif” çevrelerde faşist-cinsiyetçi bir anlayış öylesine normalleşmiş durumda ki tacizin savunusu açık bir şekilde yapılabiliyor, “ben de tacizciyim”ler havalarda uçuşuyor. Balık böylesine baştan kokmuşken alternatiflik adına popüler-medyatik olanla yetinen festivaldeki gençliğin homofobik tezahüratları da beklenen bir davranış olacaktır.

Bundan iki yıl önce ÖKM-EAT ve ÖKM Sahnesi tiyatrocuları sahne engeli ile karşılaştığında ve bunu protesto ettiğinde de tepkileri benzer şekilde “karalama kampanyası” olarak nitelendirilmiş, somut veriler göz ardı edilerek ifade özgürlüğünün kısıtlanması danışmanın “muhalif” kimliği referans alınarak bir takım tiyatro ve “sanat” çevrelerince doğal karşılanmıştı. Şimdiyse 2000 yılında tacizi yaşamış kişilerin ifadelerine ve söz konusu kişinin daha sonra aynı suçlamayla çalıştığı okuldan uzaklaştırılmasına rağmen protestolar bir “karalama kampanyası” olarak görülmekte yine. İki olay birbirinden çok uzak elbette, fakat temel bir hakkın engellenmesi ve taciz gibi olayların “alternatif-muhalif” alanlarda yaşanması ve bu çevrelerce desteklenmesi son derece vahim.

Görünen o ki başka bir dünyayı mümkün kılmak için alternatiflik iddiasındaki her kişinin, grubun, çevrenin, organizasyonun kendisini hiç durmadan sorgulaması ve denetlemesi gerekiyor. Taciz gibi bir saldırı karşısında ise bırakın destek sunmayı, suskun kalmak açıkça suça ortak olmaktır.

tıkla: iatp-g


(Ayrıca) tıkla:
Barışarock'ta neler oldu?... 1
Barışarock'ta neler oldu?... 2
Barışarock'ta neler oldu?... 3
Barışarock'ta neler oldu?... 4
Barışarock'ta neler oldu?... 5
Barışarock'ta neler oldu?... 6
Barışarock'ta neler oldu?... 7

1 Eylül 2007 Cumartesi

Barışarock'ta neler oldu?... 3

ESATOĞLU VAKASI:
TİYATRO EĞİTİMİNDE CİNSEL TACİZ


PANEL: “SANATTA CİNSEL TACİZ”
İATP-G EĞİTMENLER KOMİSYONU’NDAN AÇIKLAMA: DİKKAT TACİZ VAR!...
ALTERNATİF KÜLTÜR MÜ YOZLAŞMA KÜLTÜRÜ MÜ?


BARIŞAROCK'IN TİYATRO AYAĞINA ORGANİZATÖR OLARAK KATILAN VE KADIN HAKLARI SAVUNCULARI TARAFINDAN ORGANİZASYONDAN ÇIKARILMASI TALEP EDİLEN MEHMET EASATOĞLU'NUN BİR TACİZCİ OLUP OLMADIĞI TARTIŞMA KONUSU YAPILMAKTA VE HAKKINDAKİ SUÇLAMALARIN İDDİA İLE SINIRLI OLDUĞU ÖNE SÜRÜLMEKTEDİR. SUÇLAMALARIN İDDİA İLE SINIRLI OLMADIĞINI VE TANIKLIKLARLA DOĞRULANABİLECEĞİNİ GÖSTERMEK İÇİN, ARŞİVİMİZDE BULUNAN 2000 TARİHLİ BELGELERE VE SONRADAN YAPILAN YAZILI UYARILARA VURGU YAPMA GEREĞİ DUYUYORUZ.

BU BELGELERDEN "PANEL: SANATTA CİNSEL TACİZ" METNİ VE İATP-G EĞİTİMCİLER KOMİSYONU'NUN "İATP-G EĞİTMENLER KOMİSYONU'NDAN AÇIKLAMA: DİKKAT TACİZ VAR!..." BAŞLIKLI KAMUOYUNU UYARAN YAZISI ZATEN İATP-GİRİŞİM'İN SİTESİNDE DURUYORDU VE ULAŞILABİLİR NİTELİKTEYDİ. BİZZAT TACİZİN MAĞDURLARI VE TANIKLARI TARAFINDAN KALEME ALINAN "ÖZGÜR SAHNE OYUNCULARI" İMZALI "ALTERNATİF KÜLTÜR MÜ? YOZLAŞMA KÜLTÜRÜ MÜ?" BAŞLIKLI YAZI İSE, KISMEN ELİMİZDE BULUNAN AMATÖR TİYATROLAR ÇEVRESİ ARŞİVİ'NDEN BULUNUP ÇIKARILMIŞ VE "GERÇEKTEN TACİZ VAR MI?" SORUSUNU NET BİR ŞEKİLDE YANITLAMAK ÜZERE YAYINA HAZIRLANMIŞTIR.

DİKKAT ÇEKİLMESİ GEREKEN BİR BAŞKA NOKTA, BARIŞAROCK'TAKİ PROTESTOLARIN GELİŞMESİNDE BİR TACİZ MAĞDURU VE YAKINININ ALANDA BULUNMASININ ÖNEMLİ BİR ROL OYNADIĞIDIR. BU TACİZ MAĞDURUNUN PEK ÇOK KİŞİYE SÖZLÜ OLARAK BEYAN ETTİĞİ OLAY 2000'DE İNSANCIL ATÖLYESİ ÇATISI ALTINDA MEYDANA GELEN OLAYLARLA BAĞLANTILI OLMAYIP, YILLAR SONRA GERÇEKLEŞMİŞTİR. BİZİM GÖRÜŞÜMÜZE GÖRE MEHMET ESATOĞLU BASİT OLARAK BİR TACİZCİ DEĞİL, TACİZİ TİYATROCU-SOLCU-AKTİVİST PRATİĞİNİN VE EN ÖNEMLİSİ EĞİTİMCİ PRATİĞİNİN KALICI BİR PARÇASI HALİNE GETİRMİŞ BİR SERİ TACİZCİDİR. BU DURUMA GÖZ YUMAN YA DA GÖRMEZDEN GELEN SOL MUHALİF KURUM VE ÇEVRELERİN TUTUMU AYRICA ELE ALINMASI GEREKEN ÇOK DAHA VAHİM BİR TABLOYA İŞARET ETMEKTEDİR.

İATP-G Yayıncılık İnisiyatifi

tıkla: iatp-g


(Ayrıca) tıkla:
Barışarock'ta neler oldu?... 1
Barışarock'ta neler oldu?... 2
Barışarock'ta neler oldu?... 3
Barışarock'ta neler oldu?... 4
Barışarock'ta neler oldu?... 5
Barışarock'ta neler oldu?... 6
Barışarock'ta neler oldu?... 7

Barışarock'ta neler oldu?... 2

Biz, okurlarımızı, "bizim gibi düşünün" buyruğuyla hareket eden nesneler olarak görmediğimizden; Barışarock konusunda da, olabildiğince, nesnel değerlendirme yapabilecekleri donanımla zenginleştirmeye çalışıyoruz...

"Mehmet Esatoğlu tacizci mi, değil mi?" yada "Barışarock faşist mi, komünist mi?" gibi daraltılmış ve yapaylık içeren söylem geliştirmek yerine, tiyatronun sanat olmaktan uzaklaşmasına neden olan durumların irdelenmesinden yanayız...

Bu anlamda, geniş oylumlu bir habercilik anlayışıyla hareket ederken, İstanbul Amatör Tiyatrolar Platformu - Girişim sitesinde yayımlanan yazıları da önemsiyor ve aktarıyoruz:


Taciz vakasına tiyatro haber-yorum sitelerinin yaklaşımı
Ortada tatlıya bağlanabilecek bir mesele var mı?


Ömer F. Kurhan (01.09.2007)


BARIŞAROCK’a tiyatro adına organizatör olarak katılan ve tiyatrocu, solcu, muhalif, aktivist vs. kimliklerle hareket eden Mehmet Esatoğlu’nun bir tacizci olup olmadığı tartışması yeniden alevlendiğinde, çeşitli tiyatro haber-yorum sitelerinden yapılan yayıncılık özel bir önem kazanıyor. Ulaşabildikleri geniş bir kitle olmamakla birlikte, tavırların kayda geçirilmesi ve tiyatro camiası tarafından izlenmesi, ciddiye alınmalarını gerektiriyor.

İnternet üzerinden tiyatro dergisi yayıncılığı yapan Gölge Tiyatro, taciz tartışması bağlamında tamamen dezenformasyona ve tek yanlı ifadelere dayalı bir yayıncılık çizgisini benimsedi. BARIŞAROCK organizatörlerini ve Esatoğlu’nu protesto eden feminist ve eşcinselleri faşist olmakla suçladı. Bu suçlamasına görsel bir vurgu kazandırmak amacıyla gamalı haç simgesini kullanmayı da ihmal etmedi. Gölge Tiyatro’ya göre, BARIŞAROCK alanında protesto edilen ve dışlanmak istenen bir tacizci değil, tiyatroydu. Bu nedenle de, “bir grup sarhoş” olarak nitelenen feministler ve eşcinseller ve onların taleplerine karşı koyamayan BARIŞAROCK organizatörleri, tiyatroya dönük faşist saldırıları nedeniyle lanetlenmeyi hak ediyorlardı.

Gölge Tiyatro’nun sol göstermesine rağmen, ana akım medyanın faşizan tutum sergilediği zamanlarda kullandığı dezenformasyon ve propaganda tekniklerini icra ettiği açıktır. Bu duruma düşmesini bir yerde normal karşılamak gerekiyor; çünkü, bu vakada sözkonusu olan, cinsel taciz gibi faşizan olduğu kuşkusuz bir eylemin öznesi etrafında örgütlenen dayanışma ağının yayın ayağını oluşturmaktır. Bu dayanışmanın olguları karartmadan ve açık bir zihinle gerçekleştirilmesinin imkanı yoktur.

Gölge Tiyatro’nun dezenformasyon ve propaganda gücünün aslında çok zayıf olmasına bakılarak meselenin abartılmaması gerektiği iddia edilebilir. Fakat, asıl dikkat çekmek istediğimiz nokta, daha geniş çevreleri içine alan cinsel tacizle dayanışma ağında üstlendiği roldür. Daha geniş bir ağla kastettiğim şu: Örneğin tacizci Esatoğlu’nu protesto eden topluluğa “Ben de tacizciyim!” diyerek saldıran, alanda müthiş bir anti-faşist direniş sergilediklerini ve çatışmayı dahi göze aldıklarını iddia eden tiyatrocular. Bu tip olgular sadece tiyatronun içine çekildiği dejenerasyonu ve cehaleti örnekliyor; öyle ki, sol ve devrimci duruşla tacizci duruşun arasındaki ayrım çizgisi dahi bir anda ortadan kalkıyor ve birbirine karışıyor. BARIŞAROCK’taki sol ve muhalif tiyatro balığa benzetilecek olursa, zaten başından kokuyor.

İnternet dünyasında Gölge Tiyatro’ya göre çok daha fazla ilgi çektiğini tahmin ettiğimiz ve özellikle amatör tiyatronun tanıtım aracı olmaya özen gösteren Tiyatrom’un tavrı daha farklı. “Tiyatroya saldırı var!” dolduruşuna prim vermedi ve site yöneticisi A. Ertuğrul Timur Mehmet Esatoğlu’na açık bir mektup yazarak, hakkındaki taciz iddiaları ile ilgili açıklama talep etti. Genelde ne yapıp edip terazinin ortasında kalmaya çalışan Tiyatrom’un bu defa farklı bir tutum içine mi gireceği merak konusu olmuşken, çok geçmeden yine terazinin ortasının ağır bastığı görüldü. Bir yayıncı açısından bunun bedeli ise açıktı: Olguların karartılmasına hizmet etmek. Şöyle ki, cinsel taciz suçlamalarına iddia olmanın ötesinde bir değer vermemeyi sürdürdü ve asıl sorunun tiyatrocularla BARIŞAROCK’ın karşı karşıya gelmesi olduğu görüşünü öne sürdü. İzleyebildiğimiz kadarıyla son olarak verdiği mesaj “TATLIYA BAĞLAYALIM!” şeklindedir.

Tatlıya bağlanacak olan nedir? Tacizci ile tacize uğrayanlar arasındaki mesele mi? Yoksa, kimi bilinçli kimi dolduruşa gelerek tacizciyle dayanışma örgütleyen tiyatrocularla BARIŞAROCK organizatörleri arasındaki mesele mi? Yoksa her ikisi mi? Kısacası, dönüp dolaşıp şu taciz meselesine geliyoruz. Eğer gerçekten ortada bir taciz vakası yoksa ve Mehmet Esatoğlu bir komplo ile karşı karşıyaysa, tek suçlu komploculardır. Komplocular mahkum edilir ve bir tatlı huzur kolayca tesis edilebilir. Öyleyse, duyumlar bir kenara, doğrudan tacize uğrayanların ve tanıkların geliştirdiği “iddiaların” ve bu “iddiaları” destekleyenlerin adresini vermekte fayda var:

- 2000 yılındaki “eğitimde cinsel taciz” vakasında doğrudan tacize uğradıkları ya da tacize tanık oldukları yolunda açık beyanlarda bulunan Özgür Sahne Oyuncuları ve İnsancıl Atölyesi çatısı altında tiyatro eğitimi alan bazı kursiyerler.

- Mehmet Esatoğlu’ndan tiyatro eğitimi alan bu kadınların tacize uğradıkları sonucuna ulaşan ve bunu bir bildiri ile de ilan eden Amatör Tiyatrolar Çevresi üyesi çeşitli topluluk temsilcileri ve üyeleri – ki sonrasında İATP’yi kurmuşlardır.

- Tacizin olduğu yönünde görüş bildiren ve destek veren kadın kuruluşları ve demokratik kitle örgütleri temsilcileri ve üyeleri.

- Başta EMEP olmak üzere, Mehmet Esatoğlu’nun suçlamalardan önce içinde çalıştığı ve ilişkisi kesilen kurumlar.- Taciz vakası açığa çıktığında artık onunla yan yana gelmeyi ya da çalışmayı kabul etmeyen aydınlar.

- ATÇ üyesi olmayan ve aktif bir tavır geliştirmeyen, ama taciz suçlaması hakkında doğrudan bilgi sahibi olan Taetra Jiyana Nû ve sonradan bu topluluktan ayrılarak kurulan Seyr-i Mesel gibi tiyatrolar – ki bunların Mehmet Esatoğlu’nun açılış konuşmasını yaptığı BARIŞAROCK tiyatro etkinliğine katılanlar listesinde bulunduğunu belirtmek gerekiyor

- Halihazırda İATP’nin kuruluş temayüllerine bağlı kalmayı sürdüren ve sitesinde “tiyatro eğitiminde cinsel taciz” şeklinde özetlenebilecek vaka ile ilgili belgelere erişimi açık tutan İATP-GİRİŞİM.

Bu listede en kritik özne elbette ki birincisidir. Doğrudan tacize uğrayanların ya da tacize tanıklık edenlerin ifadeleri olmaksızın, Mehmet Esatoğlu hakkındaki iddialar spekülasyon ya da duyumun ötesinde bir değer taşımazdı. Aradan yedi yıl geçtikten sonra, bu ifade ve tanıklıkları doğrulayabilecek belgelere ve hatta bazı kişilere ulaşmak hâlâ mümkündür. Başka bir deyişle, sözkonusu olan bir cold case (unutulmaya ve çözümsüzlüğe terkedilmiş bir vaka) değildir.

Bugüne gelindiğinde, BARIŞAROCK’ta meydana gelen taciz karşıtı protestonun büyümesinde ve kararlı bir hâl almasında, alanda Mehmet Esatoğlu tarafından tacize uğramış bir kadın ve yakınının bulunmasının çok etkili bir rol oynadığı biliniyor. Kanıt arayan, “Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği Gönüllsü ve Vicdani Redci Mehmet Tarhan” imzasıyla internette dolaşıma giren “Tacizi Tiyatro Adına Korumak ya da BarışaRock Neye Karşı?” adlı yazıya göz atabilir. Bu, 2007 Şubat ayında İATP-G Eğitmenler Komisyonu’nun uyarıcı bir açıklama yapmasına da vesile olan ve çok sonradan meydana gelen bir başka cinsel taciz vakasına işaret eder. “Niçin taciz mağdurlarının tamamı ortaya çıkıp açık beyanlarda bulunmuyor?” diye sormak çok anlamlı değil; çünkü, ortaya çıktıklarında “faşist “ olarak suçlanabiliyor ya da daha ılımlı bir yaklaşımla suçlamalarına “iddia” etiketi yapıştırılabiliyor.

Tiyatrom’un tavrı ile ilgili olarak “olgulara odaklanıyor, ama yeterince odaklanamıyor” tespiti yapılabilir. Ayrıca bundan o kadar da sorumlu olmadığı, çünkü önemli yazı ya da belgeleri talep etmesine rağmen, bunların Tiyatrom’a ulaşmadığı da söylenebilir. Fakat Tiyatrom, bir tanıtım sitesi olmanın ötesine geçip haber de yaptığını iddia ediyorsa, olgulara odaklanma ve ele aldığı konuyla ilgili önemli yazı ya da belgelere erişme çabası gösterme yükümlülüğüne sahiptir. Kendi gerçekliğini kendi sitesinin sınırları içinde kurmak gibi bir lükse sahip değildir, çünkü haber yapma iddiası vardır. Araştırmacı gazetecilik düzeyinde bir performans tabii ki talep etmiyoruz, ama en azından internette sörf yaparken tıklama çeşitliliğini arttırmakta ve terazinin ortasında durmayı zora sokacak verilerin de farkına varmasında fayda vardır diyoruz. Tartışılan, “tatlıya bağlanacak” türden bir mesele değildir. BARIŞAROCK’ın tiyatro ayağının ilkeli bir şekilde organize edilmesi, en başta tiyatrocuların ilkeli ve net bir tutum geliştirmelerine bağlıdır.

tıkla: iatp-g


Tacizi Tiyatro Adına Korumak ya da BarışaRock Neye Karşı?


Mehmet Tarhan
Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği gönüllüsü
Vicdani Redci



BarışaRock'a her gittiğimde sesim kısılır ve sonraki günlerde boğaz ağrısından muzdarip olurum. Bu defa da öyle; kısılmış durumda sesim ve müthiş bir boğaz ağrısı çekiyorum. Ancak yazık ki bu kez geçen seferkilerin aksine aynı değerlere inanan insanlarla birlikte geçirilmiş bir zamanın ve Lambdaistanbul'un masasında durarak yeni insanlarla tanışma fırsatı bulmanın tatlı hazzı, tozun toprağın, bitmek bilmez kuyrukların, berbat yiyeceklerin, uykusuzluğun ve kafa tokuşturan güvenlik görevlilerinin sinir bozukluğunu gidermeye yetmiyor. Çünkü kendi adıma tartışmasız bir şekilde olumsuzluklarıyla öne çıkan bir festival oldu. İşin en acıklı kısmını sonlara saklayıp bu öne çıkan olumsuzlukları sıralayacağım tanıklığa dayalı, sıkıcı bir yazı olacak bu, uyarmalıyım.

BarışaRock'un salt bir müzik festivali olmadığı, savaşa, şiddete, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, homofobiye ve her türlü ayrımcılık biçimine de karşı bir festival olduğu hep söylenegeldi. Rock müzik, katılanların bir kısmının olduğu gibi sürekli dinlediğim bir müzik değil. Ben ve bahsettiğim katılımcılar da bu söylenenlerden dolayı ve bahsedilen BarışaRock imgesini paylaşanlarla bir aradalığı paylaşabilmek, deneyim alışverişi yapabilmek için orada olmayı seçtik. Gelin görün ki yanlış yere gitmişiz ve sanırım şimdilik doğru yer de yok ve bu yazı insanları BarışaRock'u özlediğimiz, inandığımız BarışaRock'a dönüştürmek için neler yapabileceğimize kafa yormaya davet etmek için yazılmakta.

Bilindiği gibi festivale Yolgezer adlı grubun "Refika" şarkısı hakkındaki tartışmalarla girildi. İşin vahimi grup elemanları ağız dolusu küfrettikleri "Refika"nın gerçekten yaşayan biri olduğunu söylüyor, inatla tanısam belki benim de hoşlanmayacağım Refika hanıma ettikleri küfürlerin tüm kadınlara edildiğini, başörtüsüne, çarşafına ettikleri lafların koyu Kemalist reflekslerden beslendiğini, hatta bunun tam da darbecilerin ağzı olduğunu görmemekte ısrar ediyor oluşlarıydı. Velhasıl kadın gruplarının örgütledikleri eylem, az sonra bahsedeceğim yaşanmakta olan olaylar dolayısıyla gerçekleştirilemedi ve BarışaRock sahnesinden "Refika" kusulabildi. Belki 2. gün Feryal Öney'in sahneden grubun ve şarkının protesto edilmesi çağrısına hemen arkasından sahneye çıkan Moğollar üyesi Taner Öngür'ün "üç beş feminist başka mesele yokmuş gibi Yolgezer'e takmışlar" gibi bir açıklama yapmasının da bunda bir payı vardır.

Taner Öngür'ün davranışı beni çok kızdırmış ve birçok feminist arkadaşımın festival alanını terk etmesine neden olmuş olsa da, savaş karşıtlığını kıça sokulan şişelerle dile getiren ve ağzında küfür eksik olmayan birinden bundan daha iyi bir performans beklemediğimden olsa gerek birazcık söylendim ve geçti. Ancak son gün zatıalilerinin davranışları benim bu genişliğimi bile dumura uğrattı. "Onu da sonra anlatırım." Ama Kerem Kabadayı'nın basiretinin ne ara bağlandığını bilmiyorum. 2. gün yaptığı bir söyleşide rock yapmanın zorluklarından dem vurup isim vermeden "Refika"ya anlayış istedi bir söyleşide. Refika Hanım'ın aynı anlayışı talep etmesi için acaba bir elektro gitar alması yeterli olabilir mi bilemiyorum.

Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği gönüllüsüyüm ve çoğunlukla vaktimi derneğin masasında geçirdim. Sabaha karşı saatlerde uyumaya çalıştığım hamak da hemen masanın arkasındaydı. İlk gece sabah 4:00 civarı hamakta uyumaya çalışırken "zıpla, zıpla, zıplamayan ibne" sloganlarıyla uyandım. Tabii ki zıplayasım gelmedi ama kan beynime zıpladı. Homofobik davranışlara, bıyık altından gülmelere vs alışkınım festival alanında ancak toplu şekilde bu tip bir slogan atılışına ilk kez şahit oluyordum. Grubun küçük yaşlardaki çocuklardan oluşması nedeniyle kendimi gülüp geçmeye zorladım. Aramızda 5 metre yokken bu sloganları atmalarını da "en azından yüzümüze söylüyorlar" tesellisiyle geçiştirdim.

Ama Lambdaistanbul ve diğer LGBTT örgütlerine ve bireylere saygısızlık ve saldırı burada kalmadı. Pazar günü iptal edilen bir toplantı yerine Lambdaistanbul, Eskişehir Morel ve Ankara'dan Pembe Hayat, organizasyon komitesinin izniyle "Cinsel Yönelimle BarışaRock" başlıklı bir söyleşi düzenledi. Söyleşi başladığında alandaki birkaç kişinin "ibneler" diye bağırmasının şokundan tam kurtulmuştum ki, konuşmacıların hemen yanındaki masada iki kişinin gitar çalmaya devam ettiklerini gördüm. Gözlerinin içine bakarak uyarmaya çalıştım ancak yazık ki durup dinlemeyi ya da başka bir yere gitmeyi seçmedi bu kişiler. Söyleşi sona erdiğinde hala devam ediyorlardı.

Geçen yıllarda en azından farkında olmadan Homofobik davranışlar gösteren insanlar oluyor ve bu insanlar yine de bu davranışlarını dönüştürmeye istekli oluyordu, en azından bir haya duygusu gezinmekteydi ortalıkta. Bunların da geçen yıl sahneye çıkmasına izin verilmeyen ama bu yıl festivalin ithaf edildiği Barış Akarsu'nun dinleyici kitlesi olabileceği, dolayısıyla sol'un ana sorunlarından olup BarışaRock'a da sirayet etmiş nekrofilinin getirisi olduğu fikrinde teselli buldum. Ne de olsa ilk günden itibaren ana sorun olarak gördüğüm ve acaba BarışaRock nasıl bir çözüm bulacak diye düşündüğüm ana sorun, Mehmet Esatoğlu adlı tescilli tacizci az ilerideki tiyatro sahnesinin tam önünde bir sandalyede bacak bacak üstüne atmış oturuyor, bir oyun oynanıyor ve izleyiciler de egoları o kadar kabarık olmadığından olsa gerek sahnenin karşısında yere oturmuş izliyorlardı.

İki saat önce bir oyun izlemek için gittiğimde Esatoğlu'nu görmeden izleyemeyeceğimi gördüğüm ve hassas midemi de pek önemsediğimden kös kös dönerken, organizasyondaki bir arkadaşıma şikayetlenmiştim. Şu sıralar sağa sola festival sırasında kendisine gösterilen tepkileri "Tiyatro'ya saldırı" olarak niteleme yüzsüzlüğünü gösteren, festival organizasyonu, feministler ve birçok taciz karşıtı tarafından alandan çıkması istenirken çıkmayarak sahnenin kapanmasına neden olan, bu anlamda da BarışaRock'ta tiyatroya karşı yapılmış tek hareketi yapmış olan Mehmet Esatoğlu'nun taciz geçmişi hakkında ayrıntılara internetten kolayca ulaşılabileceğini söylemekle yetinerek festivalde olan biteni sırasıyla ve olabildiğince kısa keserek anlatmak istiyorum.

Esatoğlu geçen yıl da Amatör Tiyatrolar Çevresi ile organizatörlerden biri olarak BarışaRock'taydı ve bu yüzden birçok feminist tepkilerini organizasyona bildirmişlerdi. Organizasyon da, zaten kendi oyununu oynadığını bu yüzden şu anda bir şey yapmanın anlamı olmayacağını ancak bir sonraki yıl tiyatro organizasyonlarında festival adına yer almayacağını söylemişler, biz de inanmıştık.

Ancak cuma günü Esatoğlu sahnede açılış konuşması yapınca geçen yıl ve program açıklandığında organizasyona durumu bildirenler bir inisiyatif geliştirmeye karar verdiler. Cuma gününden itibaren özellikle feministler toplantılar alarak organizasyona sürekli bildirimlerde bulundular. Bunun sonucunda Esatoğlu'nun BarışaRock adına bir etkinlikte kesinlikle yer alamayacağı konusunda temin edildiler.

İkinci gün Esatoğlu'nun BarışaRock logolu ve kendi imzasını taşıyan bildiriler dağıtması üzerine Organizasyon yetkilileri alanı terk etmesini istedilerse de 98'den beri geliştirmekte olduğu derisinin kalınlığından olsa gerek, ancak birkaç saat sonra alanı terk etti.

3. gün Esatoğlu yine sahnenin önünde oturmaktaydı ve taciz kurbanlarından birinin de içinde bulunduğu feministler bir toplantı daha alarak çeşitli kararlar aldılar ve bu kararlarını o sırada söyleşileri sürmekte olan Lambdaistanbul, Morel ve Pembe Hayat'ın izniyle 16:45 civarında mikrofondan katılımcılara duyurdular. Bu sırada söyleşi alanında bulunan organizasyon görevlisi, BarışaRock'un taciz gibi durumlarda tereddütsüz kadınlardan yana olduğunu ve tam o sırada Esatoğlu'nu festival alanından çıkmaya davet etmek üzere görevlilerin tiyatro alanına gitmekte olduklarını bildirdi. Ayrıca Taner Öngür'ün sahneden feministlere yönelik sözlerini organizasyonun paylaşmadığını söyleyerek onun adına özür diledi. Bunun üzerine söyleşiye devam edildi.

17:15 civarı söyleşinin sona ermesinden hemen sonra Esatoğlu'nun tiyatro alanında bir söyleşi yaptığı bilgisinin ulaşması üzerine 20 kadar kadın "Başka kadınlar taciz edilmesin diye, Mehmet Esatoğlu dışarı çık" yazan dövizlerle tiyatro alanına doğru yürüyüşe geçtiler. Tekrar belirtmek istiyorum ki bu sırada bir oyun oynanmakta değildi, yani bir oyunun engellenmesi iddiası kesinlikle doğru değildir. Protesto Esatoğlu çevresindeki 15-20 kişilik bir grup tarafından oldukça saldırgan bir şekilde karşılandı ve yazık ki bu grubun içinde kadınlar da vardı. Bu kadınların bir şekilde tacizi doğrulayan "teşekkürler Mehmet" sloganları hala kulaklarımda. Bu grubun taciz konusundaki tavrını en iyi anlatan şey ise "ben de tacizciyim, ben de taciz ediyorum" diye kadınların üzerine yürümekte bir beis görmeyen kişi oldu. Bu toplu tacize kadar kenarda beklemekte olan birçok erkek ve haberin alana yayılması üzerine birçok kişi kargaşanın içine girdi.

18:30 civarında görevlilerin girişimiyle her iki taraftan iki temsilci ve iki görevlinin bir toplantı yapması ve bu sırada grubun beklemesi kararı alındı. Sonradan sahne saatlerinin 20:30'da olduğunu öğrendiğimiz bir tiyatro grubunun sahneye çıkarak gösterilerine başlaması üzerine protestocular sonucu beklemek üzere birkaç kişiyi bırakarak, oyunun seyrini engellememek adına Lambdaistanbul'un masasına gidip beklemeye karar verdiler. 19:00 civarında temsilcilerin kararı açıklandı. Buna göre Mehmet Esatoğlu en geç 19:30'da alandan çıkacak, aksi halde güvenlik görevlileri tarafından çıkarılacaktı. Bu süre boyunca da protestocu grubun temsilcileri durumu izlemek üzere orada bulunacaktı.

Gel görelim ki bu yarım saat katılımcı tiyatro gruplarının temsilcilerini dinlemek bahanesiyle uzadıkça uzadı, bu sırada taciz koruyucular sayısal olarak arttıkça arttı ve nihayetinde saat 20:30 civarında organizasyon görevlilerine Mehmet Esatoğlu'nun çıkarılmasına izin vermeyeceklerini ve almak istiyorlarsa zorla almaları gerektiği bildirildi. Protestocu grup işin kafa tokuşturan güvenlik görevlilerine kalması ve sonuçta polisin olaya dahil olmasına engel olmak adına nasıl bir yöntem izleyeceklerini tartışmaktayken, organizasyon görevlileri boş olan sahnenin elektriğini keserek tiyatro gösterilerinin iptal edildiğini duyurdular. Gerekçe, tacizi korumanın tacize ortak olmak anlamına geldiği ve BarışaRock'un taciz karşısındaki tavrının net olduğuydu.

Protestocuların Lambdaistanbul masasındaki toplantısı sürmekteyken tiyatrocular ve çevresindekiler ortalarına da Mehmet Esatoğlu'nu alıp festival alanında yürüyüşe geçerek adeta bir şeref(!) turu attılar. Tur sırasında toplantı yapmakta olan grubun yanlarından geçen tacizci ve koruyanlara karşı sloganlar atarken çeşitli sözlü taciz ve hakaretlere maruz kalması sonucunda protestocular da yürüyüşe geçerek şeref(!) turunu tamamlamış ve bir oyun oynamaya başlamış grubun yanına gitti ve gerginlik üzerine güvenlik görevlileri ilk kez ortaya çıkarak iki grup arasında barikat oluşturdu.

Protestoların oyunu engellediği söylenmesi üzerine protestocu grup tarafından ısrarla Mehmet Esatoğlu'nun alandan çıkması halinde sorunun çözüleceği ve oyunun devam edeceği, ancak şu anda oynanan oyunun bile yazık ki Esatoğlu'nu korumak üzere bir manipülasyon aracı olarak kullanıldığı dile getirildi. Görüşmeler sonucunda protestocu grup oyun bitiminde Esatoğlu'nun alandan çıkarılacağına görevliler ve birçok tiyatro grubu temsilcisinin söz vermesi üzerine, az önce bahsettiğim kaygılar dolayısıyla olay yerinden ayrıldı.

Buraya kadar anlatılanlardan tahmin edilebileceği gibi Esatoğlu oyun bitiminde de alanı terk etmedi ve tiyatro çevresi de verdiği sözde durmamış oldu. Bunun üzerine saat 22:00 sularında protestocu grup ile görevlilerin toplantısı sonucunda durumun büyük sahneden tüm katılımcılara duyurulması ve Esatoğlu'nun alanı terk etmeye sloganla davet edilmesi kararı alındı. Taciz mağdurlarından birinin annesiyle sahneye çıkan bir görevli, bir tacizcinin herkesi çok yorduğunu, gereksiz gerginliklere neden olduğunu, o sırada alandan çıkmış olmasının umulduğunu söyleyerek, ancak çıkmamışsa topluca dışarı çıkmaya davet edilmesini istediğini belirtmesi üzerine konser alanında Esatoğlu aleyhine sloganlar atıldı.

Sahneden inen görevli, mağdur yakını ve aşağıda bekleyen görevli Taner Öngür, Yaşar Kurt ve tanımadığım bir kişinin saldırı ve tehditlerine maruz kalmasaydılar belki de bu anlatı burada biterek BarışaRock'u nasıl özlediğimiz BarışaRock'a dönüştüreceğimizi sorguladığım, buna da özeleştiri ile başlayacağım bölüme geçilecekti. Oysa ağlayan görevli bir tarafa, tir tir titremekte olan bir mağdur yakınıyla ben bir başka yana uzaklaşırken Öngür, görevlilerin ve biz protestocuların BarışaRock'un içine ettiğimizi, karşılığını bulacağımızı söyleyerek tepiniyordu. Artık sükut zamanıydı ve protestocular gelen haberler üzerine konser alanını, birçoğu da festival alanını terk etti.

Lambdaistanbul'un toplanmış masasında oturup kendime gelmeye çalışırken aşağıdan "Refika"nın sesi geliyordu. Az sonra da büyük sahneden Yaşar Kurt'u duymadığıma ise sevindim. Çünkü bildiğim en antimilitarist şarkıları söyleyen adam sahneden Esatoğlu'na kefil olup, protestocuları ve yanımızda yer alan görevlileri karalama kampanyası yapmakla suçlayışını dinledim ilerleyen dakikalarda. Esatoğlu, Öngür ya da Kurt... Bu isimleri yan yana yazabilmek acı verici ancak bu kişilerin organizasyonda görev almış olmaları, Esatoğlu dışındakilerin belki gelecek yıl da alacak olmaları, BarışaRock'un hamaliyesini çeken birçok görevlinin samimi çabalarına rağmen kendi örgütümü ve arkadaşlarımı 2008'de yapılacak BarışaRock'a nasıl davet edeceğimi kara kara düşündürüyor.

Bir ara ağzımdan çıkan "Anlaşılan BarışaRock sadece kapıdan giren biraya karşı" lafımın ağır ve belki haksız olduğunun farkındayım ancak yanımızdaki yerlerinden emin olduğum için kesinlikle gönül koymadığım görevli kişilere rağmen BarışaRock inisiyatifi beni ve oradan hayal kırıklığı ile ayrılan onca insanı cinsiyetçiliğe, homofobiye ve tacize karşı olduğuna yeniden ikna etmek zorunda. Sanırım bizlere düşen de eğer tekrar yapılacaksa BarışaRock organizasyonunda alandan önce de yer alarak bu tip sorunları çok önceden toplantılarda çözmek ve taciz konusunda daha çok kafa yorup anlamaya ve anlatmaya çalışmak.

tıkla: iatp-g


Barışarock Alan Koordinasyon’dan Açıklama


BarışaRock her sene tiyatrolara, atölyelere, çeşitli sivil toplum kuruluşlarına, forumlara, belgesel film gösterilerine yer verir, kucak açar, BarışaRock'ın savundukları doğrultusunda BarışaRock'ı beraber örgütler. Bu yıl 5.si gerçekleşen ve binlerce insanın katıldığı BarışaRock hiç istemediğimiz olaylara da sahne oldu… BarışaRock'a davet ettiğimiz tiyatrolar ile pazar günü son derece tatsız gelişmeler yaşandı. BarışaRock İnisiyatifi ile BarışaRock'a gelen tiyatro grupları ile 5 saat süren tartışmaların sonucu tiyatro sahnesini iptal etmek zorunda kaldık.

BarışaRock'tan bir gün önce, Perşembe günü tiyatrolar grubundan Mehmet Esatoğlu ile ilgili “taciz” iddiası olan bir haber aldık. Perşembe gününden itibaren alandaydık ve tiyatrolar grubundan BarışaRock İnisiyatifi ile ilişkisi olan arkadaşlarla haberleşip, durumu anlatıp kendisiyle görüşmek istediğimizi söyledik. Bize zaten alanda olmadığını söylediler. Pazar günü Mehmet Esatoğlu ve inisiyatiften bir arkadaşımızla öğlen görüştüğümüzde durumu anlattık ve tiyatrolarla ilişkisinin olmaması gerektiğini söyledik. Biz BarışaRock'ın bir mahkeme olmadığını kendisinin haklı ya da haksız olmadığını tartışmadığımızı, ispat ya da olayın kendisiyle ilgilenmediğimizi, kadının söylediğinin bizim için esas olduğunu anlattık.

Bunun üstüne, Mehmet Esatoğlu kendisinin zaten bir oyunu olmadığını ve alandan çıkacağını bildirdi. Ama yarım saat sonra tiyatro alanında kendisini gördük ve tiyatrolardan konuştuğumuz arkadaşa durumu sorduk. Bize yakın zamanda çıkacağı bildirildi. Kısa bir süre sonra "BarışaRock alanında tacizci istemiyoruz" diyen bir grup tarafından alandan çıkması için protesto edilmeye başlandı. İnisiyatiften iki kişi, tiyatrolardan iki kişi ve Esatoğlu'nu protesto eden eşcinsel ve feministlerden iki kişi ile görüştük. Esatoğlu'nun yarım saat içinde alandan çıkması ve tiyatroların oynanması doğrultusunda ortak bir karar aldık. Tiyatroların bu ortak kararın altında imzası tabii vardı.

Tiyatro "temsilcisi" olarak gelen arkadaşlar diğer tiyatrolarla bir saat toplantı yaptı, sabırla bekledik. Bu arada söz verildiği gibi Esatoğlu alandan çıkmamış aksine toplantıya katılmıştı. Protesto eden grup ve BarışaRock inisiyatifi ise verilen söze güvenerek iki kişi bırakarak tiyatroları terk etmişti. BarışaRock inisiyatifinden aynı iki kişi tiyatroların yanına gittiğinde ortaklaşa aldığımız karar sanki hiç alınmamış gibi Esatoğlu'nun işi olmamasına rağmen çıkmayacağını alanda kalacağını, kendisinin arkasında olduklarını bildirdiler. Bunu tiyatrolara bir saldırı olarak nitelendirdiklerini açıkladılar. Biz de Esatoğlu alınan ortak karara uyup çıkarsa tiyatrolarla ilgili kimsenin bir sorunu olmadığını anlattık.

Ve tiyatrolar devam ediyor diye alanda Esatoğlu'nu yanlarına alıp yürüyen tiyatro temsilcilerinin "oyun tanıtımı" başladı.

Alınan karara uyulmaması sebebiyle, festivalin üçüncü (son) günü, hava karardıktan sonra tiyatro sahnesini kapatmak zorunda kaldık. Esatoğlu'nun anlaşmadan saatler sonra hala gitmediğini gören eşcinseller ve feministlerden oluşan grup ile tiyatrocular arasında gerilim başladı.

İki grubun çatışmaya başlaması (ilk yumruğu kimin vurduğu bizim sorunumuz değil) üzerine güvenlik soruna dahil oldu. BarışaRock gönüllülerinin büyük çabasıyla güvenliğin kaba kuvvet kullanması engellendi, gruplar arasına barikat kuruldu. Tiyatrolar bu şartlar altında 40 dakika daha oyunlarına devam ederek, sanata karşı duydukları müthiş sevgiyi ifade etti. Bu sırada yoğun uğraşlar sonucu feministlerin ve eşcinsellerin tiyatro alanını terketmesi sağlandı.

Oyunları biten tiyatrolar, bu olayların ardından alanı terk etmiş, BarışaRock inisiyatifi de rahat bir nefes almıştır.

“Hitler'den bile beter faşist” olmakla suçlanan biz BarışaRock gönüllüleri için gerçekten anlaşılmaz ve üzücü bir gündü. Alanın inşasına en ufak katkısı olmayan bu insanların pervazsızca yalan söylemeleri BarışaRock inisiyatifinde sadece ve sadece öfke yaratmaktadır. Güçlükle bulduğumuz kaynaklarımızla birçok yerden keserek tiyatrolar için sahne kurup sonra da kapatmak takdir edersiniz ki hiçbirimizin istemeyeceği bir durumdur.

Barışarock Alan Koordinasyon

NOT: Bu açıklama Tiyatrom sitesinden alınmıştır. Sitede “Barışarock Alan Koordinasyon'dan tiyatrom'a gelen açıklama” şeklinde geçmektedir.

tıkla: iatp-g


BARIŞAROCK’ta Neler Oldu?
Bir Tanıklık ve Bir Yorum


İlknur Özdemir / İATP-G Eğitmenler Komisyonu Üyesi (29.08.2007)


Bu sene 5. si düzenlenen Barışarock festivalinin tiyatro ayağına organizatör olarak katılan Esatoğlu'nun taciz vakaları gündeme geldi ve önemli gelişmeler yaşandı. Sürece tanıklık ettiğim kadarıyla kısaca bilgilendirme yapmak istiyorum.

Tiyatro çevrelerinin iyi tanıdığı ve hakkında ilk olarak sanırım 8 yıl önce olmak üzere-ki bir iddianın ötesinde mağdurların beyanları doğrultusunda- bugüne kadar çeşitli taciz iddiaları bulunan Mehmet Esatoğlu bu seneki festivalde yer almıştır. Tiyatro atölyelerinin açılış konuşmasını yapmasının yanı sıra, yönetmenliğini yaptığı Tiyatro Simurg’un oyununun iki gün boyunca oynanacağını programdan öğrendim. Birtakım değerlerle ve iddialarla yola çıkan Barışarock gibi bir organizasyonun tiyatroda taciz vakalarıyla gündeme gelen birisini konuk etmesini doğru bulmadığım için organizasyonla bağlantıya geçip bu konudaki rahatsızlığımı dile getirdim. Zaten benden önce de çeşitli kadın arkadaşlar tepkilerini göstermişler. Bana şaşırmadılar anlayacağınız.

Beni Tiyatro Simurg’dan bir kadın oyuncu ve tiyatroların organizasyonunda görev alan biri olmak üzere iki kişiyle konuşturdular. Daha önce de gelen şikayetleri onlara iletmiş olmalarına rağmen tiyatro grupları bu şahsı geri çekmemişler. Ben eğer bu adam burada çalışma yürütmeye devam ederse kendisini bireysel de olsa teshir edeceğimi, onlar inanmasa bile bu şekilde şaibeli bir kişinin burada olmaması gerektiğini düşündüğümü ilettim. Uzun ve kimi anlarda saçma haller alan tartışmalardan sonra, kendi aralarında bunu konuşacaklarını söyleyip ayrıldılar. Barışarock organizasyonundan yanımızda bulunan iki arkadaş da benim yapacağım herhangi bir protestoya müdahalede bulunmayacaklarını, böyle bir durumda öncelikli olarak kadınların söyleminin esas alınacağını ilettiler. Ben de ulaşabildiğim feminist arkadaşlara durumla ilgili haber vermeye çalıştım.

Cumartesi yapılan bu konuşmadan sonra Barışarock organizasyonu Mehmet Esatoğlu'yla görüşüp çalışmaları yürütmemesi yolunda karar bildirmişler. Zaten kendisi de o gün içerisinde ortalarda gözükmedi. Gittiği düşünüldü. Ancak pazar günü, festivalin son gününde tiyatro sahnesinin önünde yapılan söyleşide konuşmacılar tarafında sandalyede dinleyicilere karşı otururken gördüm. Aynı esnada Lambda’dan ve Ankara’dan gelen eşcinsel arkadasların da söyleşisi vardı. Onlar da bu kişinin varlığından rahatsızlık duymuşlar ve gündeme getirmişlerdi. Barışarock organizasyonu da hala alanda olduğunu, hatta söyleşilen kişi olarak orda oturduğunu öğrenince görevlileri gönderip tekrar uyarıda bulundu. Aldığı uyarı sonunda konuşmacı tarafından kalkıp dinleyicilerin arasına geçtiği haberi geldi. Bir süreliğine söylesi alanından uzaklaştığımda, söyleşilerinin bir yerinde konuşmacı sorulan bir soruyu Mehmet Esatoğlu’nun cevaplamasını istiyor ve o da cevap vermesi için baska birine yönlendiriyor. Sonuçta bunu yapmasının hiçbir anlamı yok. Bu kişi o saate kadar kendisini yeterince kamusallaştımış ve meşrulaştırmıştı. Bir mağduru oynamanın tam zamanı! Yillar içinde kaybettiği prestiji yeniden kazanmanın belki de. Şehir dışından gelen diğer tiyatro topluluklarını da kullanarak şovunu yapmaya çalışmıştır.

Orada bulunan feminist arkadaşların, Lambda’dan ve Ankara’dan gelen arkadaşlarin bir protesto başlattığı haberi üzerine protesto alanına gittim. Küçük çaplı da olsa bir arbede yaşandı: Yandaşlarından bir erkek oyuncu “ben de tacizciyim” diye bağırarak saldırgan bir tutum sergiledi. O esnada bir topluluğun oyun saati gelmiş ve 'huzursuzluk' yaratarak oyunlarını 'engellediğimiz' yolunda bir algı yaratmaya çalıştılar. Biz de Mehmet Esatoğlu’nun alanı terk etmemesi halinde protestomuza devam edeceğimizi belirttik. Tacizi tiyatroda bir yöntem haline getirmiş birisine sahip çıkılan bir ortamda yapılan tiyatro ne kadar alternatif olabilir ki! Bizler; hem savaşa, cinsiyetçiliğe, ırkçılığa, nükleere vs. karşıyız diyeceğiz, başka bir dünya mümkün diyeceğiz, hem de bir tacizciyle yola çıkıp onun çalışmalar yapmasına izin vereceğiz! Neticede tiyatro gruplarından iki kadın oyuncunun, Barışarock’tan iki görevlinin ve bizden iki kadın arkadaşın katılımıyla bir toplantı yapıldı. Bu protestonun nedenleri bu kadın oyunculara anlatıldı. Onlar da Mehmet Esatoğlu’nun gitmesi yönünde karar vermişler ve bunu ona iletmişlerdir. Yarım saatlik bir süre istendi ve bu süre sonrasında gittiği haberini aldim. Ancak benim görmememe rağmen gecenin ilerleyen vakitlerinde hala orada dolaştığını gören arkadaşlar vardır.

Anladığım kadarıyla, bugüne kadarki 'tiyatral' birikimlerini iyi kullanarak, 'mağduriyet' içinde olan, şiddete uğrayan, ifade özgürlüğü engellenmiş bir insan görüntüsüne bürünerek kulis yapmış. Kendisini aklayacağı bir alan haline dönüştürmeye çalışmıştır, çalışmaktadır... Kendisini çeşitli muhalif kurumlar içinde var etmeye çalışan, yaptığı tacizi tiyatronun bir gerekliliği gibi hissettirerek suistimal eden, bu nedenle bir özel eğitim kurumundan da uzaklaştırılan birisinin tiyatroyu kullanmasına izin vermememiz gerekmektedir.

tıkla: iatp-g


Taciz vakası nasıl ele alınmalı?
İlk önlem retorik ve spekülasyona boğulmamak ve olgulara odaklanmak olmalıdır.


Ömer F. Kurhan (29.02.2007)


BARIŞAROCK’ta feminist protestolar nedeniyle yeniden gündeme gelen Esatoğlu (taciz) vakası, olgulara odaklanmak gerekirken bir retorik ya da spekülasyon konusu haline gelerek sulandırılma tehlikesi yaşıyor. Meselenin aşırı kişiselleştirilmesi ve kurumsal boyutunun ihmal edilmesi ise, sol muhalefet içinde kalıcı yapısal önlemler almayı zora sokuyor. Genelde internet üzerinden örgütlenen alternatif medya ağının bir haberin olgusal içeriğini araştırma kapasitesinin düşük olması da bu eğilimi körüklüyor.

İATP-G sitesinde de yayımlanan “Barışarock’ta Neler Oluyor?” başlıklı ve “İstanbul Barış İçin Kadın İnisiyatifi” imzalı bildiride, Mehmet Esatoğlu ile ilgili olarak “3 çocuğu taciz ettiği için yer aldığı eğitim kurumundan kovulan” iddiası yer alıyor. Buna “iddia” demek zorundayım, çünkü duyumlardan hareketle bir suçlamada bulunmak kamuoyu açısından pek değer taşımaz. Duyum bir araştırmayı kışkırtır ve ancak doğrulanabildiğinde gerçekten bilgi (gazetecilik terimiyle “haber”) değeri kazanır. Mehmet Esatoğlu ile ilgili pek çok duyum vardır ve bugüne kadar sadece bir tanesi ciddi bir araştırmanın ve sorgulamanın konusu olmuştur. O da, 2000 yılında, İnsancıl Kültür Merkezi çatısı altında Özgür Sahne’den kadınlara tiyatro eğitimi verirken geliştirdiği tacizci tutumdur. O dönemde tanıklıklara başvurulmuş ve ona göre bir yargıya ulaşılmıştır. Örneğin, çok önceden tiyatro çalışmalarını terk etmiş bir kadın, Mehmet Esatoğlu’nun tiyatro eğitimi verdiği çalışmaları niçin terk ettiğini gelip ayrıntıları ile açıklamıştı. Özgür Sahne’den kadınlar ise, yaşananları ifade etmenin de ötesine geçerek, mücadeleci bir tavır geliştirmişlerdi. Kısacası, duyum değil, duyuma neden olan olguların üzerine gidilmişti.

İstanbul Barış İçin Kadın İnisiyatifi’nin bildirisinde, tacizden sorumlu tutulan Mehmet Esatoğlu’nun yanı sıra Yolgezer topluluğunun “Refika” adlı parçasına da gönderme yapılıyor ve parçanın tavrı neredeyse Esatoğlu’nun tacizci tutumu ile aynı kefeye konuluyor. “Refika” esas olarak sanatsal tavır açısından ele alınması ve tartışılması gereken bir olgudur. Bu parçanın icrasının BARIŞAROCK’ta yer alması gerçekten tuhaftır ve bunun anlamı BARIŞAROCK organizasyonunun açıkça beyan ettiği ilkelerine aykırı bir pozisyona düşmüş olmasıdır. Katılımcı toplulukların ve organizasyonun “Ne olsa gider” mantığından kurtulması ve etkinliğin ilkelerine bağlı davranması bu türden sorunların yaşanmasının önüne geçmeye yetecektir. Rock kültürünün Türkiye’de ve dünyada maşizan ve hatta faşizan kültürü de içinde barındırdığı tarihsel gerçeğinden hareketle, mesele “Hangi rock?” sorusu çevresinde de tartışılabilir elbette. Bu tartışmayı kışkırttığı için, belki de Uludağ Üniversitesi kökenli genç bir müzik topluluğu olan Yolgezer’e teşekkür etmek gerekiyor. Benim görüşüm, “Refika”nın cumhuriyet-bayrak mitinglerinden fırlamış bir gençlik alt-kültürünün temsilciliğini yapmaya çalıştığı yönündedir. Bu anlamda, Genelkurmay destekli cumhuriyet-bayrak mitinglerinin starlarından ve rock duayenlerimizden Nejat Yavaşoğulları’nın BARIŞAROCK’ta sahne almasından daha önemli bir olgu değildir.

Tacizle anılan Esatoğlu vakası bambaşka bir meseledir. Sol muhalefetin tacizci bir kültür-sanat aktivisti yaratıklaması gibi bir olguya işaret eder. 2000 yılında tanıklıklarla, bildirilerle, panellerle teşhir edildikten sonra bile, pek çok sol kültür-sanat kurumu ile kullanma-kullanılma ilişkisini sürdürdüğü açıktır. O dönemde, “Niçin bu kişiyi yıllarca kurumlarınızda yaşattınız?” sorusuna verilen bir yanıt çok çarpıcıdır: “Biz tiyatrocuları öyle bilirdik.” Böylece, sistem mantığının eğlence-fuhuş sektörü kapsamında değerlendirdiği tiyatro sanatı algılamasının, aslında sol kültürün bilinçaltında da yerini koruduğunu öğrenmiştik.

Tiyatrocular istedikleri kadar icra ettikleri sanatın yüceliği konusunda atıp tutsunlar, yüzyıllar öncesinden gelen kurtizanlık algısından kurtulamıyorlardı. Dolayısıyla, tiyatro alanında gerçekten tacizin olabileceği gibi bir algılama da yoktu. Durum biraz da fahişelik durumunu çağrıştırıyordu. Diyelim ki bir fahişe müşterisi ya da bağlı olduğu muhabbet tellalı tarafından tecavüze uğradığını iddia etti. Bunun bir tecavüz mü yoksa gönüllülük içeren bir eylem içinde ortaya çıkan bir kaza mı olduğu nasıl anlaşılacak? Mehmet Esatoğlu da tiyatroya dönük kurtizanlık algılamasının yarattığı bulanık sularda avlanmayı tercih etti. Ta ki, feminist hareket kurulu düzen önyargılarının dışına çıkarak kadın haklarının radikal bir savunusunu yapmaya başlayana dek. Kabul etmek gerekir ki, her ne kadar sorunlar yaşasa da, 2000 yılında etkili bir feminist dayanışma ağının kurulabilmesi sayesinde kol kırılıp yen içinde kalmadı ve teşhir eylemi gerçekleştirilebildi. Aksi takdirde, olgusal temelleri ne kadar sağlam olursa olsun, Özgür Sahne’den kadınların cesaretle gündeme getirdiği taciz vakası kapalı ve dar bir hesaplaşmanın ötesine geçemezdi.

Bugün yeniden tartışılmaya başlayan Esatoğlu vakası bağlamında mağdurların haklılığını ortaya koyan olgulara işaret etmek ve sol kültür içindeki kirlenmeye karşı siyasal bir tavır geliştirmek için hareket etmek gerekiyor. “İstanbul Barış İçin Kadın İnisiyatifi” siyasal bir kararlılığı dile getirmekle birlikte, olgusal temellerin gösterilmesi konusunda daha hassas ve kararlı davranmak zorundadır diye düşünüyorum. Aksi takdirde, yaşananları BARIŞAROCK’a hakim olma amacındaki küçük fraksiyonların çatışması şeklinde değerlendiren ana akım medya çizgisine meze olmak da kolaylaşacak.

BARIŞAROCK’ta meydana gelen taciz protestosuna karşı, etkinliğe taşıdığı tiyatrocuları manipüle ederek fraksiyonlararası bir çatışma kurgulayan Esatoğlu ve destekçileri, tam da ana akım medyanın bakış açısını doğrulamak için hareket ettiler. (Belirtmek gerekir ki, benzer bir senaryo 2000 yılında da hayata geçirildi, ama başarılı olamadı.) Protestocu kadın hakları savunucularını “bir grup sarhoş” diye niteleyerek orta sınıf muhafazakârlığının BARIŞAROCK algısından fayda sağlamayı da hedeflediler. Böylece taciz meselesi ya gündemden düşecek ya da önemini yitirecek. Bunun önüne geçmek için öncelikle yapılması gereken, kurulu düzen mantığına yaslanarak geliştirilen yalan ve dezenformasyona karşı olgulara odaklanmaktır.

tıkla: iatp-g


BARIŞAROCK'TA TACİZ GÜNDEMİ
TİYATRO YAYINCILIĞI ADINA NE YAPMALI?


BARIŞAROCK’taki feminist protestolar nedeniyle, tiyatrocu Mehmet Esatoğlu’nun çeşitli taciz eylemlerinin faili olduğu suçlamaları tekrar gündeme geldi. BARIŞAROCK’taki tiyatro etkinliklerinin organizasyonunda sorumluluk alan ve açılış konuşmasını da yapan bu kişinin nasıl bu türden pozisyonlara yerleşebildiğini, gerek organizasyon komitesi, gerekse katılımcı tiyatro toplulukları açıklamakla yükümlüdür. İATP-G’nin de bir özeleştiri borcu vardır: Kısmen de olsa taciz vakalarını bilmesine ve tarihsel belleğinde muhafaza etmesine rağmen, rehavete kapılmış ve BARIŞAROCK organizasyonunu uyarmak üzere harekete geçmemiştir.

Konunun çeşitli tiyatro sitelerinde ele alınış ya da hiç alınmayış biçimi ayrıca ele alınması gereken bir vakadır. Konuyu ele alanlardan ve kendisini “interaktif tiyatro dergisi” olarak tanımlayan Gölge Tiyatro, Esatoğlu’na dönük protesto eylemini ve ardından yaşananları “faşist saldırı” ve “bir grup sarhoşun saldırısı” olarak nitelemekte, ortalık karışınca festival yöneticilerinin “faşist diktatör Hitler'in bile yapmadığını” yaptığını ve tiyatrocuların ifade özgürlüğünü engellediklerini iddia etmektedir. Kısacası, Gölge Tiyatro, internet üzerinden kurguladığı tacizle dayanışma eyleminin anti-faşist bir eylem olduğu, başta feministler olmak üzere taciz protestocularının “sarhoş” ve “faşist” oldukları düşüncesinde.

Gölge tiyatronun slogancı, hakaret içeren ve dezenformasyona dayalı yaklaşımına alternatif olarak, yaşananlara makul ve serinkanlı bakıyor görünen Tiyatrom sitesinin yaklaşımı ise şöyle: “Barışarock'da yaşananlar farklı nedenler üzerinden sürdürülse de geri planda bunların bahane olarak kullanılarak adeta Barışarock'a yön veren ya da daha fazla yön vermek isteyen siyasi oluşumların çekişmesiymiş izlenimi var.” İzlenime dayalı habercilik anlayışı, gelip siyasi komplo teorisine dayanıyor. Habercilik araştırmaya dayanır, araştırma olmayınca, ama yine de haber verme iddiası olunca, spekülasyon üretmek de bir yerde serbest hale geliyor.

Biz öncelikle taciz mağdurlarının ve tanıkların söyleminin esas alındığı, alternatif kültür-sanat pratiğinin kirletilmediği, dezenformasyona prim verilmeyen ve haber yapmanın asgari gereklerini yerine getiren bir yayıncılık anlayışının yanındayız. İATP-G bir haber-yorum sitesi değildir; kendi gündemini duyurur ve haber-yorum sitelerini de besleyen bir kaynak işlevi görür. Fakat bu vakada, en azından elinde bulunan ya da ulaşabileceği bilgi ve tanıklıkları hatırlatmak ve çoğaltmak farz olmuştur. Tiyatro yayıncılığının durumu bu olunca, cinsiyetçiliğe karşı olma iddiasını doğrulamanın da başka çaresi kalmamış görünüyor.

İATP-G Yayıncılık İnisiyatifi

tıkla: iatp-g


Barışa Rock organizasyonuna da sızmayı başaran bir tiyatrocu tacizcinin yeniden gündemleşmesi üzerine


Ömer F. Kurhan (28.08.2007)


Takip edebildiğim kadarıyla, bu yıl Barışa Rock etkinliği birkaç çarpıcı tartışmaya sahne oldu. Bunlardan bir tanesi de geçmişte “tiyatro eğitiminde cinsel taciz” suçlamasıyla karşılaşmış bir sima - Mehmet Esatoğlu - ile ilgiliydi.

Tiyatro çevrelerinde seri tacizci olarak nam salan Mehmet Esatoğlu’nun Barışa Rock’ın organizasyonuna da sızması ve bu durumun taciz vakaları hakkında bilgili feminist çevrelerin tepkisini çekmesi, aslında kişilere indirgenmemesi gereken bir meseleye işaret eder: Sol kültür içinde kadınlara dönük taciz ve hatta şiddet vakaları yaşanmakta, ama ya üstü örtülmekte ya da unutulmaya terk edilmektedir. Çoğu masa başı sohbetlerde ya da dedikodu kültürü içinde tüketilen çok sayıda vakanın yaşandığı söylenebilir.

2000 yılında Mehmet Esatoğlu’nun İnsancıl Kültür Merkezi’nde Özgür Sahne’den kadınları eğitici otoritesini kullanarak taciz ettiği ortaya çıktığında, aslında bu kadın tiyatrocuların yağmurdan kaçarken doluya tutulduklarını, çünkü daha önce Özgür Üniversite’ye giderken oradaki tiyatro eğitmenleri tarafından da taciz edildiklerini öğrenmiştik. Mehmet Esatoğlu’nun şanssızlığı, dönemsel olarak Amatör Tiyatrolar Çevresi’nde, eğitici otoritenin kötüye kullanımını sorgulayabilecek, mağduriyetlerin ve tanıklıkların dillendirilmesini sağlayacak kararlı bazı çıkışlarla karşı karşıya kalmasıydı. Başta İnsancıl Kültür Merkezi olmak üzere kendisini destekleyen çevrelerin dağıtıcı ve provokatif çıkışları meselenin üzerini örtmeye yetmemişti. Fakat her şeye rağmen şanslı olduğunu da kabul etmek gerekir: Kurulu düzende orta ve uzun vadeli eğilim, kadın mağduriyetlerini ve tanıklıklarını önemsizleştirme ve unutturma yönündedir. Şu anda, o zamanlar konunun enine boyuna tartışıldığını ve olası her platforma taşındığını gösteren en önemli belgelerden birisi, İATP-G sitesinin arşivinde yerini koruyan 3 Aralık 2000 tarihli “Panel: Sanatta Cinsel Taciz” metnidir. Bu belgeye bakıldığında bile, panelin amacını saptırmaya çalışan ve konuyu dağıtan bir çıkışın yapıldığı görülecektir. Bu eğilimin artarak devam edeceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yoktu.

Mehmet Esatoğlu’nun yarattığı mağduriyetlerin Özgür Sahne’den kadınlarla sınırlı olmadığı söylenir. “Şurada bu olmuş, burada şu olmuş” hikayelerinin ötesine geçip mağduriyetleri ve tanıklıkları dillendirmenin zora girmesinin temel nedeni, aslında çok sıradan ve bildik bir eğilimdir. Örneğin ortaöğrenim kurumlarında bir eğitimci öğrencilerini taciz etmiş ya da kötüye kullanmış ve eylemi henüz adli bir vaka haline gelmemişse, genel uygulama şöyledir: Eğer devlet memuru ise başka bir okula tayinini çıkarması istenir; eğer özel okul çalışanı ise, istifa etmesi istenir. Herkesin susması herkesin yararınadır. Böylece, okulun kurumsal saygınlığına gölge düşürecek bir olayın duyulması engellenmiş olur; okul idaresi korumacı sorumluluğunu yerine getiremediği için suçlanmaktan kurtulur; aile zaten hayatlarını zora sokacak bir olayın dile düşmesini istemez; fail de bir şekilde aklanmış olur. Gittiği yerde ne mi yapar? Onu orası düşünsün.

İnsancıl Kültür Merkezi’nin başında bulunan Cengiz Gündoğdu, mecburen “tiyatro eğitiminde cinsel taciz” tartışmasına girdiğinde, kurumun saygınlığını koruma adına, resmi eğitim kurumlarındaki genel uygulamanın da gerisinde bir tavır alarak, Özgür Sahne’yi ve onun tezlerini destekleyen kurum üyelerinin tamamını tasfiye ederek sorunu halletmişti. Artık İnsancıl’da “tiyatro eğitiminde cinsel taciz” gibi bir vakadan söz edilemezdi, çünkü tacize uğramış ya da bu yönde tanıklık yapabilecek birileri ortada kalmamıştı.

Kişi olarak “Mehmet Esatoğlu” ismi etrafında dönüp dolaşmak bir yere kadar anlamlıdır. İATP-G’deki Eğitmenler Komisyonu bu aktivist ve solcu kimliğine sahip tiyatrocunun bir tacizci olduğunu 2007 yılında yaptığı bir açıklamayla bir kez daha hatırlatmış ve duyurmuştu. Asıl sorun şurada: Niçin çeşitli kurum ve organizasyonlar bu kişiyi bağırlarına basmak için son birkaç yıldır adeta yarışıyorlar? Son olarak Barışa Rock organizasyonu da bu konuma düştü ve sonradan geri adım atmasına rağmen, ortalığın karışmasının ve etkinliğe gölge düşmesinin önüne geçemedi. Bunun bir anlamı da şu: Konuya duyarlı feministler ortalığı karıştırmadıkça, söz konusu tacizci zat cinsiyetçilik karşıtlığının dahi temsilcisi olarak ortalarda dolanabilecek.

Türkiye’de sol hareketin gerileme süreci sadece siyasal referansları olan bir gelişme değildi, bu sürece etik bir çürüme de eşlik etti. Öyle ki, “Biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz” alanlarında tacizciden dahi aktivist imal etmek olağanlaşabildi. Şöyle bir tablo düşünün: Bir tiyatro eğitimcisi, genç insanlara eğitim verdiği ortamda, eğitici otoritesine yaslanarak ne yapıp edip onları ayartmak ve bir şekilde, pratik “cinsel özgürlük” eğitimine aldığı insan listesini büyüttükçe büyütmenin peşinde. Bu arada ortalık bunalıma girip kaçanlar, bunalıma girip de kaçamayanlar, psikolojik tedavi görenler vs. ile dolup taşıyor. Bu da, feodal önyargılardan arındırılmış devrimci ve özgürlükçü tiyatro eğitimi oluyor.

Tiyatro gibi, bedensel haz üretiminin olağanlaştığı ve mahremiyete kolayca nüfuz edilebilen alanlarda, bu tip “cinsel özgürlükçü” ve de “devrimci” eğitim ortamları kurmak özellikle çok kolaydır. Zamanında mesele ATÇ’de tartışıldığında, bir tiyatro eğitimcisinin sıradan bir öğretmenin öğrencisiyle ya da bir psikoloğun hastasıyla kurduğu ilişki için gerekli asgari etik yaklaşıma sahip olması gerektiği vurgulanmıştı. Nasıl ki bir öğretmenin ya da psikoloğun otorite konumundan kalkarak düzenli olarak öğrenci ya da hastalarını ayartmaya çalışması kabul edilemez ise, bir tiyatro eğitimcisinin de öğrencilerini düzenli olarak ayartmaya çalışması kabul edilemezdir. Mehmet Esatoğlu “yaşam tarzı” nedeniyle değil, eğitimci tavrı nedeniyle mahkum edildi. Savunmaların “yaşam tarzı” üzerine kurulmaya çalışılması irrasyoneldi, çünkü İnsancıl Kültür Merkezi bir “okul” olma iddiasındaydı, yani kendisine aydınlanmacı, kamusal ve kolektivist bir sorumluluk yüklüyordu.

“Tiyatro eğitiminde cinsel taciz” vakasında tiyatrocu feministlerin kararlı bir çıkış yapması, mağdurların ve tanıkların ortaya çıkma cesareti göstermesi, Mehmet Esatoğlu’nun ve kısmen de onu destekleyen çevrenin teşhir edilmesini sağlamakla birlikte, bu şahsiyeti aslında yakından tanıyan ve içinde barındıran sol kurumların özeleştiri verdikleri, bu özel vakadan hareketle ilkesel ve kalıcı bir duyarlılık geliştirdikleri bir ortam oluşmadı. Sonrasında feminist hareket de bir gerileme sürecine girdi; dolayısıyla, bu ve benzeri olayların kayıt altına alındığı kamusal bir hafızanın oluşması hepten zora girmiş oldu.

Geçtiğimiz sezon İATP-G’nin sitesinde bir hatırlatma ve uyarı yazısının yayımlanması, eski Özgür Sahne’den bir kadının hâlâ İATP-G’de faal oluşu ve durumu Eğitmenler Komisyonu’nda tartışmaya açması sayesindedir. Barışa Rock sırasında da benzeri bir durum yaşandı; bu etkinlikte taciz vakalarını yakından bilen feminist çevrelerin bulunması, ister istemez bir Esatoğlu gündemi yarattı. Etkili de oldular, Esatoğlu’nun organizasyon komitesinden çıkartılmasını sağladılar. Sonrasında yapılan yorumlar, en başta tiyatro camiasının nasıl bir durumda olduğunu göstermesi açısından dikkat çekicidir. Örneğin Tiyatrom sitesinde konu ile ilgili haber şöyle verilmiş:

BARIŞAROCK'DA MEHMET ESATOĞLU'NA FEMİNİST PROTESTO Savaşa, İşgale, İşgalciye, militarizme, çok uluslu şirketlere, ırkçılığa, milliyetçiliğe, cinsiyetçiliğe ve daha pek çok şeye karşıyız sloganı ile bu yıl 5. kez düzenlenen Barışarock'da iki yıldır sadece müzik grupları değil Tiyatro toplulukları da konuk ediliyordu. Bu yıl da Tiyatro alanında 30'a yakın topluluğun adı geçiyordu. Festivalin ilk iki günü sorunsuz geçerken son gün (26 Ağustos pazar) bir grup feminist Tiyatro Simurg standı önünde beklenmedik bir protesto başlattı. Protestoya sebep olarak Mehmet Esatoğlu'nun daha önce bazı yayınlarda adının çalıştırdığı kadınları taciz ettiği iddialarına geçiyor olması gösterildi. Protestonun ardından Barışarock'ı organize edenler Mehmet Esatoğlu'ndan yarım saat içinde alanı terk etmesini istedi. Esatoğlu'nun iddiaları ve protestoları reddederek alanı terk etmemek istemesi üzerine festival güvenliğince dışarı çıkarıldığı açıklandı. Mehmet Esatoğlu'nun adı bazı kereler bu iddialarla anılmış, konu Hürriyet, Evrensel Gazeteleri, Pazartesi dergisi, BÜO internet sitesi gibi yayınlarda dile getirilmiş, fakat bugüne dek resmi makamlara intikal etmiş bir taciz davası görülmemişti. Konuyla ilgili tarafların yapacakları detaylı açıklamalar sitemizden tiyatro kamuoyuna duyurulacaktır.

Haber genel olarak tarafsız bir yaklaşıma sahipmiş gibi duruyor. Fakat, taciz konusunu “iddia” olarak nitelemesi ve “resmi makamlara intikal etmiş bir taciz davası görülmemişti” demesi oldukça dikkat çekici. Denilebilir ki, yine bir haber-yorum sitesi olan Gölge Tiyatro’nun bilgi kirlenmesine ya da dezenformasyona katkı sunmak üzere Barışa Rock’ta yaşanan protesto olayını “Barışa Rock’ta Tiyatroya Faşist Saldırı!” başlığı ve “bir grup sarhoşun saldırısı” yorumuyla duyurması karşısında, Tiyatrom sitesi aklı başında ve gerçekte neler olup bittiğini anlamaya çalışan bir tavır aldığı için alkışlanmalıdır. Fakat, “iddia” nitelemesi ve “resmi makamlara intikal” kriteri, hâlâ konunun etrafında dolaşılıp durulduğu izlenimi uyandırıyor.

Habercilik yapılacaksa, konunun iddia olmanın ötesine geçebileceğini gösteren mağduriyetlere ve tanıklıklara ulaşmanın zor olmadığını belirtmek gerekiyor. Çünkü konu ilk defa gündeme gelmiyor. 2000 yılında Mehmet Esatoğlu ve onun tacizciliğini görmezden gelen ve hatta destekleyen çevre teşhir edilirken, söylentiler değil, taciz mağdurlarının ve tanıkların söylemi esas alınmıştı. Bu konuda tanıklık yapabilecek birilerini bulmak hâlâ mümkün. Ayrıca, başka vakalar çerçevesinde, mağduriyetini ya da tanıklığını açıkça dillendirme cesareti gösteremeyenlere ulaşmak da habercilik çerçevesinde bir kanaatın oluşmasına kolaylıkla hizmet edebilir.

Bir kriter gibi öne sürülen “resmi makamlara intikal” meselesi bambaşka bir konudur. Feminist hareketin köklü bir geçmişe sahip olduğu gelişmiş Batılı toplumlarda dahi, kaba ve şiddete dayalı tecavüz vakaları dışında kalan cinsel taciz vakalarının hukuken sorunsallaştırılması yakın zamanlara denk düşer ve önemli olmakla birlikte sınırlı bir toplumsal etki üretmiştir. En azından Türkiye’de bu tip vakaların kolaylıkla mahkemeye taşınabileceği ve kısa zamanda sonuç alınabileceğini düşünmek zorlama bir iyimserlik olur. Kaldı ki, birçok vakanın devrimci tanımına sahip kurumlarda meydana geldiğini ve bu kurumların devletten bağımsız bir hukuki içtihat geliştirme iddialarının olduğunu da unutmamak gerekir. 2000 yılında gerçekleştirilen teşhir eylemi ve kadın haklarına saygılı kurumlara yapılan duyarlılık çağrısı, en azından sol kültürün içerden kirletilmesini engelleme ve faillerinin dışlanması yönünde bir girişimdi.

Daha önce belirttiğim gibi, gerçekleştirilen teşhir eylemi geçici bir etki yaratmış, aradan birkaç yıl geçtikten sonra konu yeniden söylenti ya da “iddia” çerçevesine indirgenmiş ve Mehmet Esatoğlu’nun solcu, aktivist ve de tiyatrocu kimliği yeniden onaylanır olmuştu. Zaten bu nedenle meselenin aşırı kişiselleştirilmesine karşı çıkmak gerekiyor. Tacizci kültürün de kendisine özgü bir dayanışma ağı vardır ve kurulu düzene yaslanarak hareket eder. Kendini gizleme çabası ve riyakarlığı, insani etik düzeyinde savaşı daha en baştan kaybettiğini gösterir; fakat, iktidarı kaybetmemek için elinden geleni yapmayı sürdürecektir.Bu nedenle aynı zamanda devrimci bir etiğe ihtiyaç duyuyoruz.

tıkla: iatp-g


BARIŞAROCK'TA NELER OLUYOR?


Cinsiyetçiliğe, ırkçılığa, militarizme, sömürüye ve savaşa karşı bir ses olma çağrısı ve iddiasıyla yola çıkan ve bu çağrısını dünyanın en etkili ve anlamlı sözü BARIŞ'ta birleştiren, kendisini Türkiye'nin en önemli festivali ve hatta barış eylemi olarak nitelendiren/ duyuran Barışarock karşı festivalde Yolgezer adlı rock grubu kendi bestesi olan "Refika" parçasında, bu ülkede kadınları aşağılayan tüm sözlere yer vererek, kadına yönelik cinsiyetçi saldırıyı sanat adı altında meşrulaştırmaya, normalleştirmeye ve estetize etmeye çalışmaktadır. Yine parçada yer alan "gavur" ifadesiyle de ayrımcılığı körükleyen zihniyeti; programı oluştururken cinsiyetçiliğe, ayrımcılığa karşı gereken özeni göstermeyen festival organizasyonunu protesto ediyoruz. Bununla birlikte 3 çocuğu taciz ettiği için yer aldığı eğitim kurumundan kovulan, Amatör Tiyatro Çevresinden de 3 kadını taciz eden ve buna karşı teşhir edilen ancak bu tacizci eylemlerine dair hiçbir özeleştiride bulunmadığı gibi yalan, iftira klişeleri ile kendini savunan tiyatrocu Mehmet Esatoğlu'nun tüm itiraz ve eleştirilere rağmen festivalde yer alıyor olmasını da Barışarock'ın amaç ve mahiyetiyle bütünüyle çelişkili bir durum olarak görüyor ve protesto ediyoruz. Kadına yönelik her türlü ayrımcılığa, şiddete, cinsiyetçi politikalara, eril ideoloji ve söylemlerine karşı mücadele eden ve barışa inanan biz kadınlar; Refika adlı parçayı ve Mehmet Esatoğlu'na gösterilen iltiması kadına yönelik bir şiddet olarak nitelendiriyor ve bu durumun takipçisi olacağımızı bildiriyoruz.

İstanbul Barış İçin Kadın İnisiyatifi

tıkla: iatp-g


(Ayrıca) tıkla:
Barışarock'ta neler oldu?... 1
Barışarock'ta neler oldu?... 2
Barışarock'ta neler oldu?... 3
Barışarock'ta neler oldu?... 4
Barışarock'ta neler oldu?... 5
Barışarock'ta neler oldu?... 6
Barışarock'ta neler oldu?... 7