26 Mart 2009 Perşembe

Magazinci anlayışa ödün vermeyen Yeni Tiyatro dergisi, tiyatral iktidarın önünde eğilip okuru müşteri olarak görmek yerine, okunmak için yayınlanıyor!

Elini, dilini, belini burjuvazinin emrine veren tiyatro esnafı, gençlerin samimi sorularını savuşturmak için, adeta birer "sanatsavar" gibi davranıyor

Hilmi Bulunmaz
26 Mart 2009


(Yatık sözcükler bana ait değil. HB)


25 Mart 2009 gecesi, saat 23.15’te, Coşkun Büktel’in uyarısıyla, "Dünya tiyatrolar haftasında tiyatro ve sanat; her yönüyle Abbas Güçlü İle Genç Bakış" programını izledim. Müjdat Gezen, Selçuk Yöntem, Nilgün Belgün ve Altan Erkekli'nin konuk olduğu Maltepe Üniversitesi’nden yapılan canlı yayın, Kanal D'deydi. Televizyon izleme alışkanlığım olmadığı için, Internet üzerinden izlediğim program, teknik yetersizlik nedeniyle, zaman zaman donup kalsa da, konuşulanları anladığım kanısındayım.

Sade suya tirit, "konuşmak için konuşmak" mantığının ötesine geçmeyen, geçemeyen, geçmemesi için yoğun çaba harcanan program, bence "kültür faşizmi"ne iyi bir örnekti. Maltepe Üniversitesi öğrencilerinin tıka basa doldurduğu salonda, öğrencilerden kaynaklanmayan bir samimiyetsizlik havası egemendi. Üniversite öğrencileri, genç olmalarının verdiği samimiyetle, zaman zaman önemli sorular sorma cesareti gösterseler de, cesaretleri henüz teşebbüs aşamasındayken, başta Abbas Güçlü olmak üzere, konukların tamamı, bu teşebbüs aşamasındaki niyetlere bile hoşgörü gösterebilecek durumda değillerdi. Çünkü sahnede duranların (Abbas Güçlü, Müjdat Gezen, Selçuk Yöntem, Nilgün Belgün ve Atlan Erkekli) "Tanrı" ve salonda birer figüran gibi bekletilenlerin de "kul" olarak algılanmaları isteniyordu. İçinde bulunulan nesnel durum bunu dayatmıştı. "Üretim için eğitim" anlayışına uzak üniversiteler, böyle bir nesnelliğe neden oluyorlardı. 12 Mart Faşizmi ve 12 Eylül Faşizmi ardılı YÖK, böyle bir nesnelliği dayatıyordu.

Herhangi bir "Tanrı", herhangi bir "kul"un sorduğu herhangi bir soruyu beğenmediğinde -ki genellikle beğenmiyorlardı-, hemen parazit yapıp "Mikrofonu ağzına iyice yaklaştır!" diye bağırarak, "kul"unu azarlıyordu. Daha "dakika bir, gol bir" psikolojisi içerisindeki "kul", "Tanrı" karşısında ezilip büzülerek tuş oluyordu. "Kul"luğunu unutup biraz diklenen olduğunda da, "Tanrılar"ın ses dereceleri artıveriyordu. "Tanrılar", nasırına basılmış huysuz ihtiyarlar gibi, neredeyse avazı çıktığı denli bağırıp "kul"larına sözel saldırıda bulunuyorlardı.

Canımı sıkan bu durum, ertesi günümün de heba olmasına neden oldu. Can sıkıntımı hafifletebilmek için Abbas Güçlü'nün, güçlüden yana yayın yapan televizyonu Kanal D Internet sitesine bir göz atayım dedim ve aşağıdaki soruya benzer "şey"lerle karşılaştım. "Tanrılar"ın homurdanmasına benzeyen bu "şey"leri, küçük fırça darbeleriyle değerlendirmek istiyorum:

- Tiyatrolar sinema ve televizyon karşısında yenildi mi?

– Böyle bir soru sormak, yanlış düşünmemize neden olacağı için, doğru bir yanıt verilse bile, bence yanlış bir sonuca ulaşmamıza neden olur. Tiyatro da, tıpkı sinema ve televizyon gibi egemenlerin emrinde olduğu için, bence bir yenme-yenilme durumu söz konusu olmamıştır. Burjuvazi, sinema ve televizyonla birlikte, imge oluşturucu araçlarını zenginleştirmiştir.

- Sanat ve siyasetin yolları kesişir mi?

– Bir meyvenin çekirdeğiyle ilişkisi neyse, sanatın da siyasetle ilişkisi odur. Sanatla siyaset, birbirinden ayrılmaz ikilidir. Sürekli olarak birbirlerinden beslenirler. Yolları kesişmez. Yolları birdir. Nasıl ki tekerleksiz araba hareket edemezse, siyasetsiz sanat yada sanatsız siyaset de hiçbir işe yaramaz.

- Türkiye'de sanat gereken desteği görüyor mu?

– Fazlasıyla. Özellikle tiyatro, birkaç istisna dışında Kültür Bakanlığı çanağı yalamadan ayakta duramıyor. Tiyatrolar, izleyicilerine güveneceklerine Kültür Bakanlığı çanağı yalayıp, Efes Pilsen tezgâhtarlığı yapıyorlar. Böylelikle, tiyatrocular, sanatçı olacaklarına, esnaf oluyorlar.

..........Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ve Fazıl Say ile Genco Erkal arasındaki polemik, Mehmet Ali Erbil'in Başbakan'ın bile diline dolanan sert açıklamaları ile sanat ve siyaset ilişkisi yeniden gündeme geldi...

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, bu polemikte,"Nazım Hikmet sırtından para kazanma gayretlerinden" bahsetti. Ne var ki, sözünün gideceği adresi net olarak belirtmeyen Günay, böylelikle "kıvırmış" oldu. Oysa, çok uzun yıllardır, Genco Erkal, bizce "Nâzım Hikmet sırtından para kazanma gayretlerinden" hiç de vazgeçmiyor. Vazgeçmemekle birlikte, bir de Nâzım Hikmet’i sansür ediyor.

- Birçok tiyatronun kapanma noktasına geldiği ve birçok sanatsal projenin ödenek bulamadığı Türkiye'de sanat gereken desteği görüyor mu?

– Evet, örnekse sosyalist kimlikli Bulunmaz Tiyatro, polis marifetiyle sürekli olarak mühürlenip işlevsiz kılınırken, kendilerini devletin sıcak kollarına teslim eden kapitalist tiyatrolar Kültür Bakanlığı çanağı yalayarak, hangi sınıfa hizmet ettiklerini yaftalamış oluyorlar.

- Sanatın gelişmesi için siyasetin desteği şart mı?

- Yooo!... Sanatçı, zaten bir sınıfın siyasetini yaptığı için, kendiliğinden, o sınıfın siyasal desteğini almış oluyor. Kültür Bakanlığı çanağı yalayanlar, kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için tiyatro yaparlarken, emekçilerden yana tavır alan tiyatrolar da sosyalist siyasetin işaret fişeklerine dikkat ediyorlar.

- Tiyatrocular neden geçimini tiyatrodan sağlayamaz hale geldi?

– İzleyicisine güvenmedikleri için. Kültür Bakanlığı çanağı yalamayı alışkanlık haline getirdikleri için.

- Sanatçıların siyasi görüşlerini açıklaması doğru mu?

– Açıklamasalar da olur. Kültür Bakanlığı çanağı yalayanlar sağcı, yalamayanlar solcudur. Doğal ki bu çok kaba bir kategoridir. Ayrıntılı olarak irdelenebilir.

- Türkiye'de sanata sansür uygulanıyor mu?

– "Allah’ına kadar!" Sansürü uygulayanların başında, tiyatro maskesi takan tiyatro karşıtları geliyor. Kim bunlar? İftiracı Özdemir Nutku, yalancı Mustafa Demirkanlı, 3. Abdülhamid Ahmet Ertuğrul Timur, Kazmacıbaşı Örhan Alkaya, Lemi Bilgin… Ve bu tiyatro simsarlarından güç alan politikacılar, yerel yöneticiler, mülki amirler… Ve daha bir sürü zavallı...

- Sanatçıların siyasete atılmaları partilerin oy oranını etkiler mi?

– Etkilese ne olur, etkilemese ne olur? Önemli olan sanatçının hangi sınıfı temsil ettiği. Bizim için önemli olan emekçilerin evreninin zenginleşmesi, emekçilerin iktidara yürümesi. Biz, bunun için sanat yapıyoruz. Biz, elimizi, dilimizi, belimizi ve tüm gücümüzü emekçilerin iktidarı için kullanıyoruz.

17 Mart 2009 Salı

Kültür Bakanlığı çanağı yalayıp Efes Pilsen tezgâhtarlığı yapan Genco Erkal iftiracı Kazmacıbaşı ve iftiracı Nutku'dan Aydın Doğan Ödülü'nü alacak mı?

Bilimsel sosyalizmin kuruluşu için ömrünü feda etmiş Karl Marx'ın "İsalaştırılmış" fotoğrafıyla süslenen Dostlar Tiyatrosu afişine "T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Maddi Katkılarıyla" sözünü bir maşallah gibi iliştirip, Marx'ın sakalının sol alt kısmına "EFES Pilsen'in kültür ve sanata katkıları artarak sürecek" sloganını yerleştiren Genco Erkal, MARX'ı "dönüştürme" karşılığında, Kültür Bakanlığı çanağının tam 63.000 TL'lik bölümünü yaladı.

Bitmedi...

Marx'ı "dönüştüren" Genco Erkal'a, içinde iki iftiracının da bulunduğu bir seçici kurul, Aydın Doğan Ödülü verme sevdasına tutuldu. İçinde iftiracıları da barındıran seçici kurulu tanıtalım:

Doğan Hızlan, Orhan Alkaya, Lemi Bilgin, Prof. Dr. Cevat Çapan, Prof. Dr. Dikmen Gürün, Gencay Gürün, Prof. Dr. Özdemir Nutku, Turgut Özakman, Seçkin Selvi, Prof. Dr. Sevda Şener, Prof. Dr. Ayşegül Yüksel.

Genco Erkal, yukarıdaki seçici kurul içerisinde adları bulunan iftiracı Kazmacıbaşı ve iftiracı Özdemir Nutku'dan Aydın Doğan Ödülü'nü alacak mı?

Sorup hemen "esas konumuz"a geçiyoruz...


***


Hilmi Bulunmaz
17 Mart 2009


Aşağıda sunduğum yazıdaki yatık ve koyu harfler, Zaman gazetesinde yayınlanan "Ben sizin bildiğiniz Marx değilim!" başlıklı yazıdan alınmıştır.

Genco Erkal'ın sahnelediği "Marx’ın Dönüşü" adlı tek kişilik oyunun tanıtımı için, Yusuf Gündüz tarafından kaleme alınan bu yazıyı okur okumaz yayınladım.

(Bkz: bulunmaztiyatro.blogspot.com, "MARX'ı 'dönüştüren' Erkal, iftiracı Kazmacıbaşı ve iftiracı Özdemir Nutku'nun ellerinden Aydın Doğan Ödülü'nü almadan önce, 'dönüşüm'ü Zaman'a anlattı")

Yazıyı yayınladıktan sonra, içim rahat etmediğinden, bu yazı üzerine kafa yordum.

"Ben sizin bildiğiniz kızlardan değilim!" sözünü anıştıran bu başlık, popülizm ve magazin kokuyor. İnsana değgin her şeyin içerisinin boşaltılıp meta estetiğine kurban edilmek istendiği emperyalist hallerin egemen olduğu günümüzde, bilimsel sosyalizm için ömrünü araştırma ve incelemeye yatıran Karl Marx’ın, ayak üstü söylenen; "Ben sizin bildiğiniz kızlardan değilim!" söylemine yakın bir dille yazı başlığına çıkarılmasını yadırgamıyoruz. Bunu, Zamancı Yusuf’un, Zamane Genco Erkal’dan aldığı cesaretle yazdığını tahmin etmek, bizim için çok kolay. Sosyalizm karşıtlığıyla beslenen bir gazetede Marx gündeme gelince, sakız çiğnerken araya sıkıştırılan laflar gibi bir ağız şapırdatması olduğu iyice sırıtıyor.

..........Dünya ekonomik darboğazda, dev şirketler iflaslarını açıklıyor, kapitalist sistem çatırdıyor!

Bu söze bir yorum yapmak yerine, Toprak Karaoğlu’nun kaleme aldığı "Şimdi Rüyalar… Az Sonra…" oyununun giriş tümcesini aktaralım:

.........."Doğruları yanlış insanlara söyletiniz, o zaman doğruların bir değeri kalmaz."

..........Dünya ekonomik darboğazda, dev şirketler iflaslarını açıklıyor, kapitalist sistem çatırdıyor!

Bu sözleri, Marx’ı geliştirmek ve sosyalizmi anlaşılır kılmak için gayret gösteren biri söylese, belki bir değer kazanabilir bu sözler; ancak, Zaman gazetesindeki bağlamda söylendiğinde, Zamancı Yusuf'la Zamane Genco'nun ağzından çıktığında, bu sözler, benim için, hiç de inandırıcı olamıyor. Doğruları, yanlış yerde duran, yanlış insanlar söyleyince, doğrunun bir değeri kalmıyor.

..........Ekonomistler, yazarlar hatta çizgileriyle karikatüristler bile ibresini sosyalizmin fikir babası, Das Kapital'in yazarı düşünür Karl Marx'a çevirmiş durumda.

Ekonomistler, yazarlar, hatta çizerler, Marx’ın dünyaya müdahale etmesinden sonra, ne zaman bu "düşünür"le ilgilenmediler ki? Zamancı Yusuf, ekonomistlerin, yazarların, hatta karikatüristlerin bile, Marx'la ilgilenmesiyle pek ilgilenmiyor. Zamancı Yusuf, Zamane Genco’ya çanak tutuyor. Zamancı Yusuf, hem kendi taraftarlarının bulunduğu tribüne şirin görünüyor ve hem de Kültür Bakanlığı çanağı yalayıp, Efes Pilsen tezgahtarlığı yaparak, Aydın Doğan Ödülü alan Genco Erkal’a gusül aptesti aldırıyor.

..........Böyle bir zamanda yanlış anlaşılmaları düzeltmek için o da geri dönmüş meğerse dünyamıza.

"Böyle bir zamanda…" Nasıl bir zamanda? Önemli olan "Böyle bir zaman" mı, yoksa "böyle bir sınıfsal ilişkiler" mi? Kendi emelleriniz doğrultusunda, işinize gelen bir biçimde "dönüştürmek" için, illa ki Marx’ı, bu emellerinize alet etmenize gerek yok. Marx’ın ününden yararlanarak, Marx’ı yaralama çabası göstermenize gerek yok. Bunu kendi adınızla, kendi çabanızla yaparsanız, daha dürüst davranmış olursunuz. Tabii böyle bir niyetiniz, böyle bir gücünüz varsa! Böyle bir niyetiniz, böyle bir gücünüz yoksa, bildiğiniz, her zaman gittiğiniz yolda yürümeyi sürdürürsünüz.

..........Herkesin ekonomik krizi konuştuğu bugünlerde Genco Erkal, Amerikalı akademisyen Howard Zinn'in tek kişilik oyunu, 'Marx'ın Dönüşü'nü, sahneye taşıyor.

Gerçekten herkes, ama "herkes" krizi konuşuyor mu? Herkes, ama "herkes" krizden aynı derecede etkileniyor mu? Bu kriz, İsa yada "İsalaştırılmış" Marx gibi yukarıdan görünmez iplerle dünyamıza indirilen yada indirileceği varsayılan bir bağlamda mı geliyor dünyamıza? Kriz sözcüğüyle emperyalizm kavramı arasında hiçbir ilişki yok mu? Var da, bunu Zamancı Yusuf’la, Kültür Bakanlığı çanağı yalayıp Efes Pilsen tezgâhtarlığı yaparak Aydın Doğan Ödülü alan Genco Erkal mı gözlerden ırak tutuyor?

..........14 yıl önce yazılan metin, oyunu hem yönetip hem de oynayan Erkal'ın eline 4 yıl önce geçmiş.

Bu metnin yazarı Howard Zinn, Genco Erkal’ı ne denli tanıyor? Ben, ne bu oyunu izledim ne de Howard Zinn hakkında bir bilgiye sahibim. Benim derdim, Marx’ın her niyete yenilen bir muz olmasına karşı çıkmak! Benim derdim, Marx'ın adı kullanılarak Kültür Bakanlığı çanağı yalanmasına, Efes Pilsen tezgâhtarlığı yapılmasına, Aydın Doğan Ödülü alınmasına, izleyiciyi müşteri olarak görüp çok büyük paralarla bilet satılmasına karşı çıkmak!!!

..........'Bunun nasıl bir zamanda oynanacağını bilmiyordum ve çok dar çerçevede insana hitap edeceğini düşünüyordum.' diyen Erkal, ekonomik krizin başlamasıyla oyunu sahnelemenin tam zamanı diye düşünmüş.

Nâzım Hikmet, Aziz Nesin, Bertolt Brecht gibi yazarların oynanmak için yazılmış oyunlarından çok, "tek kişilik oyuna alet olabilecek metinlerini" sürekli olarak pazarlayan Erkal, yine "zamanlama" ustalığını konuşturmuş. Kültür Bakanlığı çanağının 63.000 TL’lik bölümünü yalayan Erkal, bu parayı, bir kadroya dağıtmak yerine, tek başına yemeği yeğlemiş.

Genco Erkal'ın, Kültür Bakanlığı çanağından aldığı bu parayı 12 aya bölersek, 5.250 TL sonucu çıkar. Bu parayı 52 haftaya bölersek, 1.211 TL sonucu çıkar. Bu parayı 365 güne bölersek, 172 TL sonucu çıkar. Belleğimde kaldığı kadarıyla, Kültür Bakanlığı çanağı yalamak için, en az 25 oyun oynama zorunluluğu var. Bu parayı 25’e bölersek, 2.520 TL sonucu çıkar. Oh ne güzel; ekmek Kültür Bakanlığı’ndan, su Efes Pilsen’den. Üstüne keşkül de Aydın Doğan’dan. Yeme de yanında yat!

..........Oyunda güncellemeler de yapan Erkal, kriz haberlerini, doların yükselişini, Irak savaşını ve Gazze dramını da eklemiş metne. Gazeteleri dikkatle takip eden yönetmen her sahnelenişte oyunun ruhuna uygun haberleri eklemeyi de ihmal etmiyor. Genco Erkal, bu güncellemelerin oyun boyunca ilgiyi diri tuttuğunu söylüyor.

Güncelleme = gişe garantisi! Genco Erkal bunu hep yapıyor! Oh ne âlâ! Gözyaşı ve acıyı paraya dönüştürebilme yeteneğini bayağı geliştirmiş bir Simyacı olan Erkal, bence, dramatik örgüye sahip olmayan, görsel gereçlerden yararlanarak, sadece insanların ilkel güdülerini harekete geçiren Sivas’93 oyununda da, bu yüzeyselliği, bu Simyacılığı başardı! Erkal, hem Kültür Bakanlığı çanağı yalıyor, hem Efes Pilsen tezgâhtarlığı yapıyor, hem çok pahalı bilet satıyor, hem de Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin sahibi adına düzenlenmiş Aydın Doğan Ödülü'nü alıyor. Bunları ne adına yaptığını iddia ediyor? Ne yazık ki, "sol" adına yaptığını iddia ediyor! Sol değerleri, emek değerlerini, gişe üzerinden, Efes Pilsen üzerinden, Kültür Bakanlığı üzerinden, paraya dönüştüren Erkal, hızını alamayıp, bu arada bir de Marx’ı "dönüştürüyor"!

..........Marx, dünyaya gelir gelmez "Ben Marxist değilim!" diye uyarıyor seyircileri. Görüşlerinin eksik okunduğundan şikâyet ederken, Stalinist uygulamaları, Sovyet Rusya'sını da eleştiriyor bir yandan. Genco Erkal'a göre oyun, Marx'ın fikirlerini günümüz şartlarında tekrar değerlendirme ihtiyacını karşılıyor.

Revizyonizm, reformizm... gibi kavramlar, sadece 12 Eylül Faşizmi öncesi kullanılan "mevsimlik" sözcükler olarak tarihe gömülmüş değiller. Günümüzdeki tartışmaların kavramsal boyutunu, magazin ötesine taşıyabilmek için de ihtiyaç var bu sözcüklere. "Marx, Marxist olmayacak; Lenin, Leninist olmayacak; hatta Stalin, Stalinist olmayacak."(!) Genco Erkal, "sol" değerleri temsil ettiğini iddia eden bir siyasal ve tiyatral tüccar olarak Kültür Bakanlığı çanağı yalayıp, Efes Pilsen tezgâhtarlığı yaparken, bir yandan da Aydın Doğan Ödülü’nü almak için ağzının sularını akıtabiliyor.

Böylece, "Devrim olmadı, sivil toplumculuk verelim" lafının siperlerine sığınabilmek için buna benzer durumlardan cesaret alabilen Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf (TAKSAV) gibi kuruluşlar da, yanılsama fabrikalarında ürettikleri düşleri, topluma biraz daha rahat itelemiş oluyorlar. Örnekse TAKSAV, nasıl olsa hiç kimse muhalefet etmez düşüncesiyle, 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talât Sait Halman'a, hem de "Emek Ödülü" verebiliyor.

Yineliyorum; oyunu izlemedim. İzleyip izlememe ikilemi yaşıyorum. İzlediğimde, oyuna yönelik de eleştirim olacaktır mutlaka. Sadece bir gazete yazısından bile, burnuma küflenmiş kokular geliyor. Oyunu izledikten sonra, nasıl bir koku saldırısına uğrayacağımı bilemiyorum.

..........Erkal'ın oyununda geleneksel tiyatronun etkisiyle olsa gerek, bir meddah tavrı seziliyor. Sanki Marx bir meddah kılığına girmiş de seyirciye derdini anlatıyormuş gibi çıkıyor sahneye.

Bir bu eksikti! Önce proletaryaya ve ardından Lenin’e "elveda" çekenler, şimdi de meddahlık kostümü giydirdikleri Marx’a "elveda" dedirtme hazırlığı içerisindeler. Lafı eveleyip geveleyeceklerine, "elveda" deseler de, Marx da kurtulsa ellerinden, biz de!

..........Din, ruhsuz kitlelerin ruhu kalpsiz bir dünyanın kalbi

Marx, gerçekten gelebilse de, onun görüşlerini revize ve reformize edenlerle çatır çatır hesaplaşabilse!

..........Marx'ın Dönüşü'nün en akılda kalan repliği ise 'ben dememiş miydim!..' Marx, yıllar evvel haber vermiş meğerse bugün yaşadığımız sıkıntıları. Kapitalizmin varlığını sürdürebilmek için bu kadar ustaca manevra yapabilmesine de şaşırmış ayrıca. Dünyaya geri dönen Marx'ın din üzerine söyledikleri de ezberleri bozan cinsten. Yıllarca 'dinin bir afyon olduğu' sözlerinin yanlış anlaşıldığından yakınan Marx, Genco Erkal'a göre dine inanmıyordu; ama dinin gerekli olduğunu düşünüyordu. "Din bir afyondur diyor. Afyon belki çare değildir, ama acıyı dindirmiş olabilir. Acıları azaltmaya yardımcı olur din diyor. Ruhsuz kitlelerin ruhu, kalpsiz bir dünyanın kalbi diyor din için."

Nasreddin Hoca'nın, uzun bir yolculuk sırasında çişi gelmiş ve bir kiraz ağacının altına işemiş. Rahatlayan Hoca, ağacın altında dinlenmek isteyince, uyuya kalmış. Uyanır uyanmaz acıkan Hoca, yerdeki kirazları "çişim şuna değmemiştir, buna değmemiştir" diyerek yemeğe başlamış ve tüm kirazları bitirivermiş.

"Marx’ın dine yaklaşımı öyle değil de böyleydi; ideolojiye yaklaşımı aslında şöyle de yorumlanabilir…" gibi sözler edilmeye başlanırsa, iş, Hoca’nın düştüğü duruma dek gelip dayanır. Marx’ı tanımlarken, bir de bakarız ki, elimizde Marx’tan başka her şeye benzeyen, ama Marx’a asla benzemeyen biriyle karşı karşıya kalmışız!

..........Marx'ın Dönüşü, ideoloji ile bezenmiş bir oyun değil. Sahnede kendisi, çevresi, ailesi ve arkadaşları ile alay eden, esprili bir insanla karşılaşıyor izleyici. Yaşadığı yıllara, ailesine ait görüntülerin sinevizyonla yansıtılması da seyircinin işini kolaylaştırıyor. Marx'ın fikirlerine önceden aşina olduğunu söyleyen Genco Erkal, bu oyunla onun aile hayatına dair çok şey öğrendiğini de itiraf ediyor.

Genco Erkal, ideolojiyle bezenen bir oyun sahneye koysa, ne Kültür Bakanlığı çanağı yalayabilir, ne Efes Pilsen tezgahtarlığı yapabilir, ne çok pahalıya bilet satabilir, ne de Aydın Doğan Ödülü alabilir. Tüm bunları rüyasında bile göremez. Daha izlemedim ama, Marx, kuyruğuna teneke bağlanan kediye dönmüş olabilir. Yine sinevizyon, yine "belgesel"! Genco bu numarayı bayağı iyi tutturdu. Tam bir imge canbazı. Erkal, Marx’ın fikirlerine aşina(!) olduğu gibi, biz de Genco’nun zikirlerine aşinayız!

..........Marx, oyunda, yanlış anlaşılmaları düzeltmek için bir saatlik izin alarak dünyaya dönüyor. Yanlış anlaşıldığı konulara açıklık getirirken, kendi yanlışlarını da itiraf ediyor. Kostüm ve makyajıyla Marx'a çok benzeyen Genco Erkal'a has tavırla devam eden oyun, Marx'ın geldiği yere dönmesiyle sona eriyor. Marx'ın Dönüşü 21, 22 ve 28 Mart'ta Muammer Karaca Tiyatrosu'nda sahnelenmeye devam edecek.

Aldığı "bir saatlik izin" bayağı işe yarıyor. Bu sayede Erkal, Kültür Bakanlığı çanağının 63.000 TL’lik bölümünü yalayıp, Efes Pilsen tezgahtarlığı yaptığı gibi, üstüne üstlük bir de Aydın Doğan Ödülü almayı beceriyor. Adam, tam bir canbaz, tam bir jonglör! Adam, bir koltuğa üç karpuz birden sığdırabiliyor. Marx’ın görüşlerini bir kostüm gibi giyinen, suratına bir maske olarak takınan Erkal, Marxistlerden toparladığı paralar sayesinde, sosyalist imgeleri kapitalistlere pazarlamayı sürdürüyor.

..........GENCO ERKAL:Bir meddah gibi sahneye çıkıyorum

İstersen bir kasap yada berber gibi çık. Ne fark eder ki? Senin için Marx yada meddahın hiçbir önemi yok. Toplumu politize, estetize, tiyatralize etmek istiyorsan, ilk önce Kültür Bakanlığı çanağı yalamayı bırakman gerekiyor.

..........Marx, bize ideolojisi, felsefesi ile sunuluyor hep. Evet bu kitapları yazmış, düşünceleri ileri sürmüş, ama onun altında olan insan nasıl bir insan? Açlıklar var, evin kirasıyla çocuklarını tatile yolluyor ya da piyano alıyor müziği sevsinler diye. Bu insancıl noktalar Marx'a daha sıcaklık katıyor.

Demek ki "ideolojisi, felsefesi" daha az sıcak yada daha soğuk. Tabii ki Marxizm, öncelikle işçi sınıfının ideolojisi, işçi sınıfının felsefesidir. Nâzım Hikmet'in "Sevdalınız komünisttir" sözünün ikincilleştirilmesi çabası gibi bir çaba hissediyorum Zamancı Yusuf’la, Zamane Genco’nun bu muhabbetinde!...

..........İlk söylediği şeylerden biri 'ben Marxist değilim'. Gelişime açık görüşlerinin bağnazca savunulduğundan ve adı kullanılarak çok bağnazca şeyler yapıldığından şikâyet ediyor. Kendi yanılgılarını da ortaya koyarak özeleştiri yapıyor.

Bir bu kalmıştı. Ölülerden de özeleştiri bekleme sürecine giriyoruz; ne mutlu(!) bizlere.

..........Tuluatın son temsilcilerine yetiştim. Bunun da etkisiyle her oyunda kendimi sahnede bir meddah olarak görmüşümdür.

Bence, önümüzdeki sezon, Fethullah Gülen’i sahneye taşımalı Genco Erkal. Yakışır. Hem de çok yakışır!

(Kaynak: Zaman)

MARX'ı "dönüştüren" Erkal, iftiracı Kazmacıbaşı ve iftiracı Özdemir Nutku'nun ellerinden Aydın Doğan Ödülü'nü almadan önce, "dönüşüm"ü Zaman'a anlattı

Ben sizin bildiğiniz Marx değilim!


Yusuf Gündüz
17 Mart 2009


Dünya ekonomik darboğazda, dev şirketler iflaslarını açıklıyor, kapitalist sistem çatırdıyor!

Ekonomistler, yazarlar hatta çizgileriyle karikatüristler bile ibresini sosyalizmin fikir babası, Das Kapital'in yazarı düşünür Karl Marx'a çevirmiş durumda. Böyle bir zamanda yanlış anlaşılmaları düzeltmek için o da geri dönmüş meğerse dünyamıza. Herkesin ekonomik krizi konuştuğu bugünlerde Genco Erkal, Amerikalı akademisyen Howard Zinn'in tek kişilik oyunu, "Marx'ın Dönüşü"nü, sahneye taşıyor. 14 yıl önce yazılan metin, oyunu hem yönetip hem de oynayan Erkal'ın eline 4 yıl önce geçmiş. 'Bunun nasıl bir zamanda oynanacağını bilmiyordum ve çok dar çerçevede insana hitap edeceğini düşünüyordum.' diyen Erkal, ekonomik krizin başlamasıyla oyunu sahnelemenin tam zamanı diye düşünmüş. Oyunda güncellemeler de yapan Erkal, kriz haberlerini, doların yükselişini, Irak savaşını ve Gazze dramını da eklemiş metne. Gazeteleri dikkatle takip eden yönetmen her sahnelenişte oyunun ruhuna uygun haberleri eklemeyi de ihmal etmiyor. Genco Erkal, bu güncellemelerin oyun boyunca ilgiyi diri tuttuğunu söylüyor.

Marx, dünyaya gelir gelmez "Ben Marxist değilim!" diye uyarıyor seyircileri. Görüşlerinin eksik okunduğundan şikâyet ederken, Stalinist uygulamaları, Sovyet Rusya'sını da eleştiriyor bir yandan. Genco Erkal'a göre oyun, Marx'ın fikirlerini günümüz şartlarında tekrar değerlendirme ihtiyacını karşılıyor. Erkal'ın oyununda geleneksel tiyatronun etkisiyle olsa gerek, bir meddah tavrı seziliyor. Sanki Marx bir meddah kılığına girmiş de seyirciye derdini anlatıyormuş gibi çıkıyor sahneye.

Din, ruhsuz kitlelerin ruhu kalpsiz bir dünyanın kalbi

Marx'ın Dönüşü'nün en akılda kalan repliği ise 'ben dememiş miydim!..' Marx, yıllar evvel haber vermiş meğerse bugün yaşadığımız sıkıntıları. Kapitalizmin varlığını sürdürebilmek için bu kadar ustaca manevra yapabilmesine de şaşırmış ayrıca. Dünyaya geri dönen Marx'ın din üzerine söyledikleri de ezberleri bozan cinsten. Yıllarca 'dinin bir afyon olduğu' sözlerinin yanlış anlaşıldığından yakınan Marx, Genco Erkal'a göre dine inanmıyordu; ama dinin gerekli olduğunu düşünüyordu. "Din bir afyondur diyor. Afyon belki çare değildir, ama acıyı dindirmiş olabilir. Acıları azaltmaya yardımcı olur din diyor. Ruhsuz kitlelerin ruhu, kalpsiz bir dünyanın kalbi diyor din için."

Marx'ın Dönüşü, ideoloji ile bezenmiş bir oyun değil. Sahnede kendisi, çevresi, ailesi ve arkadaşları ile alay eden, esprili bir insanla karşılaşıyor izleyici. Yaşadığı yıllara, ailesine ait görüntülerin sinevizyonla yansıtılması da seyircinin işini kolaylaştırıyor. Marx'ın fikirlerine önceden aşina olduğunu söyleyen Genco Erkal, bu oyunla onun aile hayatına dair çok şey öğrendiğini de itiraf ediyor.

Marx, oyunda, yanlış anlaşılmaları düzeltmek için bir saatlik izin alarak dünyaya dönüyor. Yanlış anlaşıldığı konulara açıklık getirirken, kendi yanlışlarını da itiraf ediyor. Kostüm ve makyajıyla Marx'a çok benzeyen Genco Erkal'a has tavırla devam eden oyun, Marx'ın geldiği yere dönmesiyle sona eriyor. Marx'ın Dönüşü 21, 22 ve 28 Mart'ta Muammer Karaca Tiyatrosu'nda sahnelenmeye devam edecek.

GENCO ERKAL:Bir meddah gibi sahneye çıkıyorum

Marx, bize ideolojisi, felsefesi ile sunuluyor hep. Evet bu kitapları yazmış, düşünceleri ileri sürmüş, ama onun altında olan insan nasıl bir insan? Açlıklar var, evin kirasıyla çocuklarını tatile yolluyor ya da piyano alıyor müziği sevsinler diye. Bu insancıl noktalar Marx'a daha sıcaklık katıyor.

İlk söylediği şeylerden biri 'ben Marxist değilim'. Gelişime açık görüşlerinin bağnazca savunulduğundan ve adı kullanılarak çok bağnazca şeyler yapıldığından şikâyet ediyor. Kendi yanılgılarını da ortaya koyarak özeleştiri yapıyor.

Tuluatın son temsilcilerine yetiştim. Bunun da etkisiyle her oyunda kendimi sahnede bir meddah olarak görmüşümdür.

(Kaynak: Zaman)

16 Mart 2009 Pazartesi

Tescilli sansürcü Timur, sansürcülüğünü inkâr ediyor; tescilli yalancı Demirkanlı, yalancılığını gizliyor; Yenikapı Tiyatrosu, ısrarla sokağa çıkıyor!





(tiyatrolar birliği)
Palto taksimdeydi!
.
Yenikapı Tiyatrosu, İstanbul Taksim Meydanı'nda çok kalabalık bir seyirci kitlesiyle buluşarak Nikolay Gogol'ün "Palto" oyununu sahneledi. Taksim'de oyunu izleyen 200'e yakın insan, oyundan sonra uzun süre oyunu alkışladı. Oyundan sonra oyuncularla konuşan izleyiciler, oyun hakkındaki düşüncelerini söylediler. İzmir'in tiyatrosu Taksim'de sokağa etkileyici bir iz bıraktı.

1 from Cemal Bulunmaz on Vimeo.

15 Mart 2009 Pazar

AKBANK, EFES PİLSEN, DT, İBBŞT çanağı yalayan Mustafa Demirkanlı'nın sahibi olduğu Tiyatro... Tiyatro... dergisinde DİKKAT REKLAM VAR; hem de 14 sayfa

Hilmi Bulunmaz
14 Mart 2009


Yalan Makinesi Mustafa Demirkanlı'nın sahibi olduğu Tiyatro... Tiyatro... dergisi, içindeki pisliğin fark edilmeden satın alnması için, artık okurun karşısına kapkara bir kapakla çıkıyor!

Hızla, hem de şimşek hızıyla kirlenen Demirkanlı'nın dergisinin içi, çürümüş Türkiye tiyatrosunun yol haritası olarak, tiyatronun sanattan, tiyatronun tiyatrodan uzaklaşıp uçuruma sürüklenmesi için, bir kirlilik rehberi gibi, işlevini lâyıkıyla yerine getiriyor!

"Özdemir Nutku skandalı", "Talât Halman skandalı" gibi skandalların, tüm tiyatro renklerini hızla kirlettiği günümüzde, ortaya dökülen çöplerin üzerini bir kara çarşaf gibi örtmek için reklam aldığı kuruluşların çanağını afiyetle yalayan Demirkanlı, bakınız kara cüppe giydirdiği dergisi için ne inciler döktürüyor:

.........."Bu Dergi bunca yıldır hiçbir finans kuruluşuyla ilişkisiz olarak, yayın holdingleri arasında kendi yağları ile kavrulmaya çalışarak..."

(Bakınız: Tiyatro... Tiyatro..., Mart 2009, sayı 199, sayfa 8)

Tüm sayılarını, merak edip izleme gayretinde olmadığımız kara leke Tiyatro... Tiyatro...'nun, hangi finans kuruluşlarıyla ilişkili olduğunu tam olarak saptayamasak da, çanak yaladığı finans kuruluşlarından ilk aklımıza gelenler şunlar:

AKBANK, FORTIS BANK, YAPIKREDİ...

Bırakınız belleğimizi zorlamayı, aşağıda sunduğumuz, 199. sayıda aldığı reklamlara bakmak bile, bu kara lekenin hangi kesime hizmet ettiğini anlamak için yeterli.


Ön kapak içi:
SABAH GAZETESİ
reklamı

Arka kapak içi:
AKP'Lİ "ARTİST BAŞKAN" KADİR TOPBAŞ'IN KAZMACIBAŞI OLARAK ATADIĞI ÖRHAN ALKAYA'NIN YÖNETTİĞİ(!) İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ ŞEHİR TİYATROLARI
reklamı

Arka kapak:
MUHSİN ERTUĞRUL ADINI KİRLETEN ŞİŞLİ BELEDİYESİ
reklamı

5. sayfa:
AKBANK
reklamı

9. sayfa:
EFES PİLSEN
reklamı1

2. sayfa:
AKP'Lİ İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ
reklamı

13. sayfa:
AKP'Lİ KOCAELİ BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ
reklamı1

6. sayfa:
KÜÇÜKÇEKMECE BELEDİYE BAŞKANLIĞI
reklamı

25. sayfa:
BAKIRKÖY BELEDİYE TİYATROLARI
reklamı

50. sayfa:
YALAN
afişi
(Bu bir reklam değil.)

51. sayfa:
VİRA KOZMETİK SANAYİ VE TİCARET A.Ş
reklamı

61, 62, 63, 64. sayfalar:
AKP'Lİ KÜLTÜR BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY'IN ÇÖMEZİ LEMİ BİLGİN'İN YÖNETTİĞİ(!) DEVLET TİYATROLARI
reklamı


(AKP'li Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın çömezi, Devlet Tiyatroları patronu Lemi Bilgin tarafından reklamla beslenen Demirkanlı, "nasıl olsa reklam garanti" mantığına sırtını yasladığı için, benim ve halkımın vergilerinden kırpılarak verilen reklamların yayınına da hiç özen göstermiyor. Yazıları okunmakta zorlanılacak kadar küçük dizdirip, üstelik bir de silik olarak yayınlatıyor. Lemi Bilgin sayesinde, sadece Devlet Tiyatroları'ndan, hem de tamı tamına dört -rakamla 4- sayfa reklam almasına karşın!!!)

Not: Uzun zamandır gecikmeli olarak, neredeyse ayın ortalarında "satışa sunulan" Mustafa Demirkanlı'nın patronu olduğu Tiyatro Tiyatro... dergisinin 199. sayısı seçimlere denk geldiği ve başta AKP'li belediyeler olmak üzere, belediyelerden reklam aldığı için "zamanında" yayınlandı.

Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf'ın 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Halman'a ödül verdiği bir süreçte, Yenikapı'dan Mikado'nun Çöpleri!






(tiyatrolar birliği)
Yenikapı Tiyatrosu İstanbul'da tanıtım çalışmalarına başladı!
.
.
İzmir Yenikapı Tiyatrosu, İstanbul turnesi çalışmalarını olanca hızıyla sürdürmektedir. Çarşamba günü itibarıyla İstanbul'da olan Yenikapı Tiyatrosu emekçileri afiş ve tanıtım çalışmalarını yoğun olarak yapmaya başlamıştır. Oyun 17 Mart ve 18 Mart akşamları saat:20.00'de Kadıköy Halis Kurtça Kültür Merkezi'nde sahne alacaktır.
.
Ayrıntılı bilgi için yenikapitiyatrosu@hotmail.com ve irtibat için: Esin Açıl 0 506 870 77 57

13 Mart 2009 Cuma

AKBANK, EFES PİLSEN çanağı yalayan Demirkanlı, reklam alabilme ihtimalini düşünüp "Aydın Doğan Ödülü Genco Erkal'a veriliyor" haberini patlatıverdi!!!

(Bakınız: Yalan makinesi tiyatrodergisi.com.tr)

50 yıldır kitleleri uyuşturan Genco Erkal, "MARX'ı dönüştüren simyacı" olarak, Aydın Doğan Ödülü'nü, alnının teri, bileğinin hakkıyla kazanmayı bildi!

Bilimsel sosyalizmin kuruluşu için ömrünü feda etmiş Karl Marx'ın "İsalaştırılmış" fotoğrafıyla süslenen Dostlar Tiyatrosu afişine "T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Maddi Katkılarıyla" sözünü bir maşallah gibi iliştirip, Marx'ın sakalının sol alt kısmına "EFES Pilsen'in kültür ve sanata katkıları artarak sürecek" sloganını yerleştiren Genco Erkal, MARX'ı "dönüştürme" karşılığında, Kültür Bakanlığı çanağının tam 63.000 TL'lik bölümünü yaladı.

"50 yıldır tutarlı çizgisinden ödün vermeyen Genco Erkal, Aydın Doğan Ödülü'nün bu yılki sahibi oldu."

Yukarıdaki sözün toplumsallaşması için "holding ödülü" seçici kurul üyeliği yapan kişilerin adlarını sıralayalım:

Doğan Hızlan, Orhan Alkaya, Lemi Bilgin, Prof. Dr. Cevat Çapan, Prof. Dr. Dikmen Gürün, Gencay Gürün, Prof. Dr. Özdemir Nutku, Turgut Özakman, Seçkin Selvi, Prof. Dr. Sevda Şener, Prof. Dr. Ayşegül Yüksel.

Yaşam Kaya'nın editörlük yaptığı www.tiyatronline.com sitesindeki "holding ödülü" haberini okuyunuz. (HB)


Aydın Doğan Ödülü Genco Erkal 'a verildi...

Oyuncu, yönetmen, dramaturg, uyarlamacı olarak 50 yıldır tutarlı çizgisinden ödün vermeyen Genco Erkal, Aydın Doğan Ödülü'nün bu yılki sahibi oldu.

Her yıl sanatın ve bilimin farklı alanındaki öncü bir isme verilen Aydın Doğan Ödülü'nün bu yılki sahibi tiyatro sanatçısı Genco Erkal oldu. Bu yıl 'tiyatro' dalında verileceği duyurulan ödülü, Genco Erkal'ın aldığı açıklandı. Açıklamada "oyuncu, yönetmen, dramaturg, uyarlamacı olarak 50 yıldır tutarlı çizgisinden ödün vermeyen, 40 yıldır Dostlar Tiyatrosu’nu yine aynı çizgide sürdüren ve başarılarının yanı sıra çağına tanık olan" bir sanatçı olarak Genco Erkal’ın Aydın Doğan Ödülü 2009'a değer bulunduğu belirtiliyor. Erkal, ödülünü 13 Nisan'da Hilton Oteli'nde yapılacak törenle alacak.

Ödül adayları üzerinde açık tartışma ve eleme yöntemiyle karar veren Seçici Kurul şu isimlerden oluşuyordu: Doğan Hızlan (Başkan), Orhan Alkaya, Lemi Bilgin, Prof. Dr. Cevat Çapan, Prof. Dr. Dikmen Gürün, Gencay Gürün, Prof. Dr. Özdemir Nutku, Turgut Özakman, Seçkin Selvi, Prof. Dr. Sevda Şener, Prof. Dr. Ayşegül Yüksel.

(Kaynak: tiyatronline)

***

Bulunmaz'ın notu: Ayrıca bakınız;
Ben yediğim boktan iğreniyorum; iğrenmeyenlere afiyet olsun!

AKP'li Kadir Topbaş'ın emrindeki Kazmacıbaşı tarafından yönetilen(!) Şehir Tiyatroları'nın bir repertuar politikası bulunmadığını kanıtlayan bir yazı!

AKP'li "artist başkan" Kadir Topbaş'ın Şehir Tiyatroları'nın başına atadığı Kazmacıbaşı, bu kurumu hızla, hem de şimşek hızıyla uçuruma sürüklüyor. Mustafa Demirkanlı'nın kankası (Demirkanlı'nın patronu olduğu Tiyatro... Tiyatro... dergisinin eski yayın kurulu üyesi) Kazmacıbaşı, her fırsatta yeni bir skandal imal ediyor. "Yedi Tepeli Aşk skandalı", "İnek skandalı", "Müsahipzade skandalı" imalâtçısı Kazmacıbaşı, sadece bizim değil, bizim dışımızdaki kişilerin de eleştirilerine hedef oluyor. Aşağıda sunduğumuz Melih Anık'ın yazısını, bu bağlamda okumanızda yarar var. (HB)

***

"Maskeliler"- İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları / Kurnaz Yazar… "Bukalemun" Metin…


Melih Anık
13 Mart 2009


Ödüllü Oyun(?)

Bileti aldığımızda oyunun ödüllendirildiğini bilmiyorduk. Ama salona giderken, oyunun, üzerindeki tartışmalarla gölgelenen Muhsin Ertuğrul Tiyatro Ödülleri’nde "En Başarılı Oyun" seçilmiş olduğunu; oyun hakkında çıkan övgü dolu eleştirilerde de sezonun en iyileri arasında sayıldığını öğrenmiştik.

Genel olarak vurgulanan husus İsrailli bir yazarın, Filistin cephesine tarafsız ve insancıl bir duyarlılıkla baktığı idi.

Oyun sonunda bir şeyler eksik kaldı. Ama ne?

Çıkışta kitabı satın aldık. (Mitos/Boyut) Oyunu okuduk. Kitaba eklenen notları da... Kuşkularımızın somut temellerini anlama olanağını bulduk.

Ama bu oyun, daha da temel bir soruyu koydu önümüze:

Bir oyunun yazılış amacı ne kadar önemlidir? Tarihsel süreç içindeki oyunun yerini bilmek, yoruma nasıl etki eder? Yazarın “duruş”unu bilmesek olur mu?

Maskeliler bu çerçevede "okursanız", “maskesi” düşen bir oyun.

Yazar

Oyunun yazarı İlan Hatsor 1964 doğumlu. Yazar, ilk eseri olan Maskeliler'i reji ve tiyatro oyunu öğrencisi olduğu Tel Aviv Üniversitesi'nin birinci sınıfında, 1990'da yazmış.

Oyun

Oyun, Filistin’li üç kardeşin arasında geçer. Kardeşlerden “Hain” Davut , ”Renksiz” Halit , “Komiteci” Naim, bir kasap dükkanının soğuk odasında bir araya gelir. Naim, İsrail ile işbirliği yaptığından kuşkulandığı Davut ile son bir görüşme yapacaktır. “Hain” olmadığını Davut’un ağzından duymak istemektedir. Böylelikle Davut’u sorgulamaya/cezalandırmaya gelecek olan komiteci arkadaşlarına, Davut’u gönlü rahat bir şekilde teslim edecektir. Olay, geçmişte yaşananların hatırlanması ile aydınlanan gerçeklerin çevresinde yaşanan gerilimli anlar ve dialoglarla anlatılır.

Maskeliler, ilk bakışta aile içi hesaplaşma gibi görünen bir oyundur.

Tarihi Çerçeve

Anlatılan olayın perde arkasında ise başka bir gerçek vardır.

İşgal altındaki bölgelerde İntifada’nın başlangıcından itibaren Filistinliler içinde 400 den fazla Arap kendi insanları tarafından öldürülmüştür. İsrailliler ile ortak çalıştıkları için işbirlikçi damgası yiyen ve balta darbesi veya bıçaklanarak öldürülen Filistinlilerin sayısı İsrail kurşunlarına kurban gidenlerin sayısından daha fazladır. Çoğu kez korkunç işkence görmüş cesetler, İsrail’deki pek çok kişinin gözünde, ezilen Arapların daha iyi bir muameleyi, hele bağımsızlığı hiç hak etmediklerinin,çünkü enikonu "canavar" olduklarının etkili bir kanıtı sayılmıştır.

Oyunun adı maskeli direnişçilerden kaynaklanarak Maskeliler olarak belirlenmiştir. (Kitaptan özet.)

Hatsor, Araplar için değil İsrailliler için bir oyun yazdığını belirtir. Oyunu yukarda anlatılan tarihsel çerçeve içinde okursak, yazarın, salt İsraillilere değil tüm dünyaya bir mesaj vermeye çalıştığını görürüz. Bir oyun, tarihi algılamayı yeniden "yazmakta", "pazara" sunmaktadır. Seçilen mekan da canavar(?) Filistinliler için çok uygun: Kasap dükkanının soğutma odası...

Pazarlama Paketi(!)

Bu oyunu pek çok zarf ile "paketlemeniz" mümkün:

"Yüzyılımızın geleceğini belirleyen etnik çatışmalar…"

“İdeolojik ilkelerin derinliği…”

“Ortadoğu gerçeğini aralayan pencere…”

“İçimizdeki Filistin…Hayatta kalabilmek için yapılan uzlaşmalar nerede son buluyor, işbirlikçilik nerede başlıyor..”

“…tarihsel bağlamların dayattığı daha çok sadakat ,dürüstlük,fanatizm arasındaki barbarca etkileşim olgusunun zaman kavramının ötesine taşınması….”

Bunlar sizi kandırmasın..

Karşımızda “kurnaz” bir yazar var. Ve de işbirlikçinin, komitecinin olduğu dünyanın her köşesine uyarlanabilecek “bukalemun” metin. İsimlerin yerine başka isimleri getirin yine “iş yapar”.

Yazar, oyunu, Filistin, İsrail kelimeleri ile “çerçevelemiş”… İçine biraz da “insancıl” tablolar katmış ve pazara sunmuş.

Her şey bir görüntüden ibaret. Maskeliler , çıkış noktasını sakladığı için dürüst olmayan bir metindir. Hem Musa’ya hem İsa’ya yaranmak amacında olan bir oyun.

Tarihsel çerçeveyi çizemeyen (belki de özellikle kaçan) ; Ortadoğu coğrafyasındaki soruna bakarmış gibi yapan ama onu tutturamazsa “insancıl”(?) söylemi deneyen sığ “ilk oyun”...

Ayrıca yaklaşık 19 yıl önce o dönemin gündemine uygun yazılmış olduğundan “eskimiş” bir oyun. Ortadoğu coğrafyası için “dün” bile eski.

“İnsanlarım, ah, Benim İnsanlarım…..”

Bu oyunu beğenenlerin siyasal yelpazedeki konumu çok da farketmiyor. Nedense herkes ayni pencereden bakıyor. İçinde Filistin geçti , içlerindeki haini , Filistinli kendi elleriyle cezalandırdı diye bir heyecan yükseliyor ki , bu kadar “naif”liğe hayret ediyoruz.

Salonu dolduran “hain sevmeyen” benim iyi niyetli seyircim oyunu ayağa fırlayarak alkışlıyor ; eleştirmenim oyunun çerçevesini görmezden gelerek hiç de hak edilmemiş övgüleri düzüyor, ödüller veriyor ; yönetmenim ve oyuncum da bu oyundan şaşırtıcı bir yorum çıkarıyor.

Şu açık ki salonu dolduran seyirci, sulandırılmış bir konudan çıkarak, kendi duygularını seslendirme olanağını, alkışları ile kullanmaya ; kendi bütünleşmesini “yanlış” alkışların müşterek sesinde bulmaya çalışıyor.

Levent Üzümcü, oyunun sonundaki selamda uzun bir süre “komitacı” bakışlarını muhafaza ederek salonu tarıyor gözleri ile. Bu hareket, yönetmenin, seyirciyi de olayın içine alma çabası içinde salonu tarayan ışıklar ve siren seslerinden güç alıyor sanki.

Oyun sonunda “renksiz” kardeşin, herhangi bir “bilinçlenme” belirtisi olmadan salt duygusal nedenler ve düşmana terketmemek amacıyla hain kardeşi öldürüşü bile bir zafer gibi alkışlanıyor. Filistinlileri birbirine düşürenler, bölenler nerede?

Yönetim, Oyuncular, Dekor,Kostüm…

Yönetmenin , oyunu ,yazarın kurguladığı gizli “oyun”dan kurtarıp doğru yerine oturtması ne iyi olurdu. (En iyisi bu oyun seçilmeseydi ya..) Örneğin Filistin’den, İsrail’den hiç bahsetmese idi. Yazarın tarifine inat mekanı bir çiçek bahçesine dönüştürüp,oyunu, insani temaları vurgulayarak , bir “adagio” eşliğinde sahnelese idi de kurnaz yazarın oyununa gelmese idi.. Örneğin olaya, bir ana yüreğinden baksa idi keşke.

Yönetmen Taner Barlas “duruşu” olan dürüst bir tiyatrocu. Ama program dergisindeki "Neden insanlar süslü maskeleri arkasında gizlenip, gerçek kimlikleri ve amaçları doğrultusunda davranmıyorlar?... Çevrenizdeki maskelileri tanıyın" çağrısını hiç anlamadık. “Maskeliler” aslında direnişçiler için yapılan bir adlandırma..

“Süslü maskeler arkasına gizlenerek” “Gerçek kimlik ve amaç doğrultusunda davranmak” nasıl olacak?

Çevrede tanınacak olan maskeliler ile oyundaki direnişçi olan maskeliler arasında nasıl bir ilişki kuruluyor?

Bu ifadedeki karışıklık oyunun yorumuna da yansımış galiba…

Cümlede dil yanlışı var ve anlam kayması olmuş gibi.

Önerimiz Barlas’ın yukarıdaki ifadeleri yeniden gözden geçirmesidir.

Üçünü de tv dizilerden de tanıdığımız oyuncuların ( Serdar Orçin, Levent Üzümcü, Mehmet Gürhan) dizilere gönderme yapmayan oyunculuklarını takdir ediyor, alkışlıyoruz . Onlar yönetmenin bakış açısını iyi oyunculukları, sahne sempatileri ile iyi yansıtıyorlar.

Mekan kitapta “kasap dükkanının soğutma odası” diye tarif ediliyor. Kasap dükkanı ,bıçaklar ve doğrama tezgahı yazarın gönlünden geçene uygun olmuş. Dekoru kendi başına titiz bir çalışma ve başarılı bulmuş olsak da yukarda da belirttiğimiz tarihi gerçek nedeniyle beğenmedik.

Kostüm karakterlere çok uymuş. Ufak aksesuarlarla doğru çağrışımlara götürüyor.

Işıklandırma yapılırken renk değişimleri ,spot yerleşim planında düşünülmüş ama etkisi yeterli değil. Tiyatromuzda, ışığın salt spotlarla yapılan bir iş olmadığı; kostüm, dekor vb. malzemenin seçiminin de bütünsel ve anlamlı bir ışıklandırmanın temeli olduğu çok da anlaşılmış değil. Yansımanın yarattığı etki dikkate alınmıyor.

Oyunun yazıldığı 1990 dan bu yana, dünyalar değişti . Umarız Hatsor da değişmiştir.

Hatsor’u tanımaktan memnunuz (!?)

www.melihanik.blogspot.com

Yazarın Tüm Yazıları

Kaynak: Maskeliler- İlan Hatsor- Mitos/Boyut

(Kaynak: Tiyatro Dünyası)

12 Mart 2009 Perşembe

BUGÜN 12 MART!

Yarın 12.00'de Beşiktaş'tayız

Sosyalist aydınları, gazetecileri, toplumsal muhalefeti susturmaya yönelik komplocu baskınlarda gözaltına alınan ve aralarında BEKSAV Yönetim Kurulu Başkanı Hacı Orman ve Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi Koordinatörü Alp Altınörs’ün de bulunduğu çok sayıda sosyalist, yarın Beşiktaş Adliyesi’ne çıkarılıyor.

İlericileri, aydınları ve sosyalistleri yarın (13 Mart 2009) görülecek mahkemeye duyarlı olmaya çağırıyor, saat 12.00’de Beşiktaş Adliyesi önüne bekliyoruz.

BEKSAV

***

Ayrıca bakınız: BUGÜN 12 MART!
Peter Bacso'yu kaybettik!

Dünyaca ünlü Macar yönetmen ve senarist Peter Bacso, 81 yaşında öldü.

Usta yönetmen Bacso’nun ölümü, Macar Sinema Sanatçıları Derneği tarafından duyuruldu. Açıklamada, Bacso’nun ölüm nedeni konusunda bilgi verilmedi.

Macaristan film endüstrisinin önemli bir ismi olan ve "Ruhuma Asla" filmi geçen yıl Türkiye’de de gösterime giren Bacso’nun bilinen en iyi filmleri arasında, 1950’lerde komünist iktidar dönemindeki hayatı hicveden "Tanık" ile "Yeniden Tanık" yer alıyor. Bacso, "Ruhuma Asla" filminde de ülkesinin günümüz hayatına eleştirel bakış sergilemişti.

Kariyerine senarist olarak 1947’de başlayan Bacso, yönetmenliğe 1960’larda adım attı ve en ünlü filmi "Tanık"ı 1969’da çekti.

(Kaynak: Milliyet)

Türkiye tiyatrosunda at iziyle it izini birbirine karıştırmak için, yapay gündemler oluşturulduğu bir süreçte, Yeni Tiyatro, yeni arayışlar peşinde!

YENİ TİYATRO DERGİSİ’NİN 9. SAYISI KİTAPÇILARDA VE BAYİLERDE!..

KİTAP EKİ OLARAK DA AYDIN ARIT’IN KAYIP OYUNU “AR GÜVEYSİ” VERİLİYOR


Tiyatro yayın yaşamına bir buçuk yıl önce giren ve 12 kentte dağıtılan Yeni Tiyatro Dergisi, 9. sayısıyla da dopdolu… Genel Yayın Yönetmeni Erbil Göktaş, başyazısında dergiyi “Susma, Sustukça Sıra Sana Gelmeyecek!!!” başlığıyla sunuyor. Aykut Işıklar’ın Nedim Saban hakkında söylediklerine değinen Göktaş, Türkiye Eleştirmenler Birliği’nin bu ve bunun gibi konularla “yapay gündem” oluşturup Türk Tiyatrosu’nun “köklü sorunlarına” yönelmediğini söylüyor. Hayati Asılyazıcı’nın “İsmet Küntay Ödülleri”ndeki “emek hırsızlığına” da değinen Göktaş, tüm Türkiye’de verilen “önemli bir ödülün” gereksinmesiyle “1. Yeni Tiyatro Dergisi Tiyatro Ödülleri”nin yönetmeliğini hazırladıklarını ve bu yıl vermek istedikleri bu ödüllerle ilgili çalışmaları hakkında bilgi veriyor. Mehmet Esatoğlu’yla ilgili “eğitimde taciz” konusuna da değinen Göktaş, Esatoğlu’nu “doyurucu bir açıklama” yapmaya çağırıyor. www.yenitiyatrodergisi.com sitesinin yayına girmesiyle de dergide hem daha önce yayınlanan hem de yayınlayamadıkları yazılara bu sitede yer vermeye başladıklarını söylüyor. Bazı “Resmi” tiyatro kurumlarının “Basın-İlan Kurumu” aracılığıyla verdikleri “ilan ve reklamlar”da “keyfi” davrandıklarını ve Yeni Tiyatro Dergisi’ne “ayrımcılık” yapıldığını söyleyen Göktaş; “dergiciliğin kalıcılığıyla”, “yöneticiliğin geçiciliği” üzerinde dururken; Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği’nin (OYÇED) 27-28 Şubat’ta Kocaeli Derbent Otel’de düzenleyeceği “Ulusal Oyun Yazarlığı Sempozyumu”na tüm yazarlarla birlikte, tiyatronun diğer “ilgililerini” de “ilgi göstermeye” davet ediyor.

Yeni Tiyatro’nun 9. sayısının kitap eki ise Aydın Arıt’ın daha önce yayınlanmamış ve sahnelenmemiş olan “kayıp” oyunu “Ar Güveysi”… Arıt, tek perdelik bu traji-komedyasında, “karı-koca ilişkilerine” göz atarken, ekonomik krizin ve işsizliğin vurduğu binlerce aileden “birinin” düşlerini, umutlarını, çözümsüzlüklerini “kutsal ailenin çöküşü” bağlamında sergiliyor. Yeni Tiyatro Dergisi’nde yer alan diğer yazarlar ve yazıları ise şöyle:

Okday Korunan “Hayatımı Alabilirsin Ama Egomu Asla” yazısıyla, Coşkun Irmak ise Dario Fo ve “Ödemiyoruz Ödenmeyecek” adlı uzun ve ilginç makalesiyle dergide yer alıyor. Arda Odabaşı Meşrutiyet Dönemi’nin önemli tiyatro dergisi “Musavver Tiyatro”yu inceliyor. Ersin Çakmak “İçimde Bir Sıkıntı Var”da “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün eleştirisini yapıyor. Alpay Ekler’in “At Benzetmeli Seyirlikler” adlı ilginç incelemesi, Yılmaz Onay’ın Bu Gençlere Kıymayın Efendiler” eleştirisi de derginin diğer “önemli” yazılarından. Nursel Duruel ise Sadık Aslankara’yla “oyunları” ve “tiyatroculuğu” üzerinde öykü tadında söyleşiyor. Berna Kurt “Viyana İmPulTanz Festivali’nden” izlenimleriyle dikkat çekiyor. Mesut Yüce’nin “İdeolojinin Egemenliği Üzerine 3” eleştirisi, bu kez Haşmet Zeybek’in “Düğün Ya da Davul” oyununun başına gelenleri ele alıyor. Derginin yeni yazarlarından Cengiz Peksoy “İstanbul’dan Jean Claude Cariére Geçti” denemesiyle, Asmin Singez “Diyarbakır Şehir Tiyatrosu ve Dullar” eleştirisiyle, Başak Sakızlıoğlu ise, “İzmir Devlet Tiyatrosu ve Mario Fratti’nin Kafes” oyununun eleştirisiyle dergide yer alıyorlar. Gizem Yerlikaya ise “Biz Karışamasak Olmaz mı?” başlıklı yazısında Değişim Atölyesi Oyuncuları’nın sahnelediği Vasıf Öngören’in ‘Zengin Mutfağı’nın eleştirisini yaparken aynı zamanda bir söyleşi de gerçekleştiriyor. Dergide Menemen Belediye Tiyatrosu’nun sahnelemeye başladığı Metin Güler’in “Çatlaklar Oteli 2” adlı oyunuyla, on yıldır sahnelenen oyunların listesinin yer aldığı geniş bir “habere” de yer veriliyor.

Derginin yayın kurulunda şu adları bulunuyor: Yalçın Baykul, Erbil Göktaş, Sema Göktaş, Okday Korunan, H. Zafer Şahin. Aynı zamanda "hakemli" olmasıyla akademisyenlere de yer veren derginin "hakem kurulu"nda ise şu adlar yer almaktadır: Prof. Dr. Murat Tuncay, Prof. Dr. Hülya Nutku, Prof. Dr. Semih Çelenk, Doç. Dr. Sema Göktaş.

Yeni Tiyatro Dergisi satış yerleri:
İstanbul; Mephisto Kitabevi (Beyoğlu İstiklal Caddesi ve Kadıköy), İstiklal Amargi Kadın Akademisi, Galatasaray İnsan-Kitap, Beyoğlu Pandora Kitabevi, Beyoğlu Simurg Kitabevi, Tünel Robinson Crouse Kitabevi, Beyoğlu Mis Sokak Gazete Bayii, Mis Sokak Semerkant Kitabevi, Eski Taksim Sahnesi Gazete Bayii, Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Kadıköy Seyhan ve İmge Kitabevi, Kadıköy Khalkedon Kitabevi, Beşiktaş Barbaros Bulvarı Girişi Meydan Gazete Bayisi (Ferihan Karasu). Bakırköy Belediyesi Şehir Tiyatrosu Basın ve Halkla İlişkiler. Kuledibi Tiyatro Z Gişesi. Mitos-Boyut Yayınları Bürosu.
Ankara; Dipnot Kitabevi, Dost Yayınları ve Kitabevi, Turhan, Bilim-Sanat ve İmge Kitabevleri.
Kocaeli; Kolordu Nurkan ve Çağdaş Kitabevleri; Kocaeli B. B. Şehir Tiyatrosu Gişesi, Hereke Gazete Bayisi (Mehmet Cengiz)
İzmir; GSF Kitapçısı, Devlet Tiyatrosu Gişesi; Menemen Belediyesi Basın ve Halkla İlişkiler.
Sakarya; Değişim Kitabevi, Xir Kitabevi.
Bursa; Heykel Sönmez İş Sarayı Girişi Bursa Kitapçısı / Ahmet Turunç, Bursa Sanat Tiyatrosu.
Erzurum; Atatürk Üniversitesi GSF Sahne Sanatları Bölümü, Kitap Sarayı.
Trabzon; Özlem Şahin, Şehir Tiyatrosu, Trabzon DT Gişesi.
Gaziantep; İhsan Ata, Seyir Tiyatrosu Oyuncuları.
Eskişehir; Adımlar Kitabevi.
Amasya; Alattin Özgen, Amasya Üniversitesi, Meslek Yüksek Okulu.
Adana; Şehir Tiyatrosu Gişesi

Orhan Duru anılıyor

Yaşamını geçtiğimiz ocak ayında yitiren gazeteci-yazar Orhan Duru için hazırlanan etkinlik, 16 Mart’ta yapılacak


Öykünün “cin fikirli” ustasına saygı


Etkinlik: Ustalara Saygı Toplantısı – Orhan Duru
Tarih: 16 Mart 2009 Pazartesi
Yer: Melih Cevdet Anday Sahnesi- Akatlar Kültür Merkezi
Saat: 20.00

Beşiktaş Belediyesi tarafından düzenlenen “Ustalara Saygı” etkinliği, kısa bir süre önce aramızdan ayrılan gazeteci-yazar Orhan Duru için gerçekleştirilecek. Bilimkurgudan beslenen ironik yapıtlarıyla edebiyatımızda kendine özgü bir yer edinen Orhan Duru için hazırlanan gece, 16 Mart Pazartesi akşamı takip edilebilecek.

Faruk Şüyün’ün hazırladığı ve moderatörlüğünü üstlendiği etkinlik, Melih Cevdet Anday Sahnesi’nde (Akatlar Kültür Merkezi) saat 20.00’de başlayacak. “Ustalara Saygı”da, edebiyatımıza yarım asrı aşkın süre hizmet veren, basınımızın da usta kalemlerinden biri olan Orhan Duru için hazırlanan etkinlik, tıpkı yazarın 76 yıllık ömrü gibi ‘sanatın eşliğinde’ bir geceye dönüşecek.

Orhan Duru için Emel Uygur’un yapımcılığında hazırlanan belgesel niteliğinde bir filmin gösterileceği “Ustalara Saygı”da, piyanist Orçun Orçunsel, usta edebiyatçının en sevdiği klasik müzik eserlerinden oluşan kısa bir dinleti sunacak. Edebiyatçının kadim dostları Murat Katoğlu, Rabia Çapa ve Sedat Ergin’in anılarıyla zenginleştireceği gecede; Berkun Oya’nın Orhan Duru için halen hazırlamakta olduğu belgesel filmin kurgusu bitmemiş ham görüntüleri de seyircilerle paylaşacak.

Gecede, Orhan Duru’nun çevirmen eşi Sezer Duru yazarın bir öyküsünü okurken, son yıllarında birlikte çalıştığı edebiyatçı Burak Fidan da ustası Duru’yla paylaştıklarını konuklara anlatacak. “Ustalara Saygı”nın bir diğer konuğu ise “Taş plak sesli” solist Sema olacak. Sema, geceyi Orhan Duru’nun sevdiği şarkılarla renklendirecek.

“Ustalara Saygı” etkinlikleri, 30 Mart’ta Okay Temiz için düzenlenen gece ile devam edecek.

Bilgi için:
Faruk Şüyün: 0 533 468 30 63
Melih Cevdet Anday Sahnesi / (Akatlar Kültür Merkezi): 0 212 351 93 84
Adres: Akmerkez’in Etiler’e giden kapısının karşısındaki Zeytinoğlu Caddesi üzerinde...
Coşkun Büktel
11 Mart 2009


Hâlâ anlamak istemeyen geri zekâlılar için bir daha:

YAKLAŞIK BİR BUÇUK YIL ÖNCE (9 ARALIK 2007) A. ERTUĞRUL TİMUR (sonradan silip yok ederek sansürlediği ama uluslararası archive.org'dan silip yok edemediği) ŞU SÖZLERLE, YAZARI KİM OLURSA OLSUN İÇİNDE BÜKTEL VE BULUNMAZ ADININ GEÇTİĞİ HİÇBİR YAZIYI YAYINLAMAYACAĞINI AÇIKÇA İLAN ETTİ:


(...) Eğer sizi ve bulanık beyinlerinizin öfkesini, sevgili destekçiniz Hilmi beyin küfürlerini, bayağılıklarını tiyatro dünyasından uzak tutmak sansürcülükse bir kere daha yazıyorum "Evet ben sansürcüyüm!"

(...) Ama tiyatrom'da ne Hilmi Bulunmaz'ın, Ne Coşkun Büktel'in yeri yok tiyatrom'u o seviyeye düşürmem hiç kusura bakmayın. Haa cevap hakkı mı? Siz aylardır sitenizde atmadığınız başlık bırakmadınız ben cevap hakkı falan kullanma gereği duymadım, siz yine sitenizde yazın rahatlayın ille de burada cevap hakkı diyorsanız aynen Mustafa Demirkanlı'nın geçmişte söylediği gibi gidin yasal süreçten geçin cevap hakkı alın gelin!

(...) tiyatrom son kez bu sayfalarda Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel adlarını sayfalarında geçirdi bundan sonra sadece onların cevaplarına sansür değil onların adının geçtiği her satıra, her habere, her olaya sansür uyguluyoruz herkesin haberi ola! Tiyatrom'un bir seviyesi var, Kediyle köpekle maymunla yazarlık-yayıncılık yapanlarla; yada arzın merkezine theope yi koyup üzerine bağdaş kurup oturanlarla oyalanamayız, tiyatrom'un seviyesini o kadar da düşüremeyiz.

(...) Ama ben Ertuğrul Timur olarak da, Tiyatrom.com sahibi ve editörü olarak da "Ben sıkı bir sansürcü olarak" bundan sonra asla ve asla tek bir satırla bile Hilmi Bulunmaz, Coşkun Büktel ve Burak Caney adlarını bu sitede geçirmeyeceğim sizlerin de bu kişilere yada onlarla ilgili konulara ilişkin yazılarınıza asla link yada yer vermeyeceğim buradan kamuoyu önünde ilan ediyorum lütfen bu konuda bundan sonra teklifte bile bulunmayınız.

(KAYNAK: Ertuğrul Timur, yukarıdaki ifadeleri içeren "Kirlenen internet değil, bu o insanların kendi beyin ve söz kirliliği" başlıklı yazısını sitesinin arşivinden silip yok ederek sansür ettiği için, Hilmi Bulunmaz, söz konusu yazıyı, archive.org adlı uluslararası sitede arayıp buldu ve yayınladı. Timur'un yazısının tamamını okumak için, lütfen TIKLAYINIZ!)

Büktel ve Bulunmaz adını, sitesinde yazı yayınlamak isteyecek "tüm" yazarlara yasaklayan ve bu yasaklamasından sonra, bizden "3. Abdülhamid" lâkabını bileğinin hakkıyla kazanmış olan A. Ertuğrul Timur; (tiyatrom'un da desteklediği korsan sitede bize hakaret kastıyla yayınlanmış pornografik fotomontajların failleri olan isimsiz sapıklara "orospu çocuğu" dememiz ve diğer bazı sert eleştirilerimiz yüzünden) bizi seviyesiz olmakla suçluyor ve bizi sansürleme gerekçesi olarak, (o pornografik fotoğraflarımızı yayınlayan hela gibi çift "oo"lu korsan siteyi desteklemiş olmasını unutarak) "Tiyatrom'un bir seviyesi var" diyor.

Oysa Tiyatrom, yalnızca sansür ve pornografi destekçisi değildi. Daha kötüsü de vardı: Tehditçileri de destekliyordu. Ve biz bunu yalnızca iftira gibi söyleyip geçmiyoruz; her zamanki gibi, onların yapmadığını yapıyor, "belgeliyoruz":

İşte "seviyeli sansürcü" ve "seviyeli tehditçi" Timur'un seviyeli yayıncılığına, artık tiyatrom'dan silinip yok edilmiş küçük bir örnek (İyi ki, Bulunmaz ve Büktel, hiçbir şeyi silmiyor):

TIKLAYINIZ!
EKD (Emekçi Kadınlar Derneği), Atılım Gazetesi, ESP (Ezilenlerin Sosyalist Platformu), BEKSAV (Bilim Eğitim Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı), SGD (Sosyalist Gençlik Derneği, Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi gibi yasal kurum ve çalışanlarına yönelik gözaltı terörünü kınıyor, gözaltına alınan 60’a yakın gazeteci, yazar, sanatçı ve aktivistin derhal salıverilmelerini istiyoruz!..

Seçim çalışmalarının hız kazandığı, kapitalist krizin yükü altında ezilen işçi ve emekçilerin arayış içerisinde olduğu, düzeni sorguladığı, devrimcilerin, sosyalistlerin ve yurtseverlerin seçim kürsülerinden faşist rejimin kirli oyunlarını açığa çıkardıkları, sosyalistlerin devrim ve sosyalizm alternatifini büyüttükleri böylesi bir süreçte yapılan baskın ve gözaltı terörü, seçimlere yönelik müdahale olduğu kadar seçim sonrası devreye sokulacak kapitalist “çözüm” paketlerinin de habercisidir. Polisin baskınlara ilişkin yaptığı “Seçimler sonrasında olaylı gösterilerle siyasi ortamda kargaşa oluşturma hazırlığı yapıldığı duyumları üzerine operasyon yapıldı” açıklaması iddiamızı doğrulamaktadır.

İşçi ve emekçi kadınlar;

Bu saldırı ezilen ve sömürülen yoksul milyonlara ve bizedir. Gücünü biz işçi ve emekçilerden, yoksul milyonlardan alan devrimci, sosyalist basın ve kurumlara yönelik saldırı doğrudan bizlere yapılacak saldırının habercisidir. Önce sesimizi ve örgütlerimizi elimizden almak istiyorlar. Ekonomik, politik saldırılar için, sosyal haklarımıza yönelik saldırılar işin ortamı hazırlamaya çalışıyorlar. Ve her zaman olduğu gibi saldırılardan ilk etkilenenler, ilk işsizleşecekler, ilk sosyal hakları tırpanlanacak, ailede, sokakta, işyerinde toplumsal çürümenin ilk kurbanları olacak bizler, biz kadınlarız.

Bu nedenle; yapılan saldırılar öncelikle bizedir diyerek başta EKD (Emekçi Kadınlar Derneği) yöneticileri olmak üzere gözaltına alınan tüm sosyalistlerin serbest bırakılması için sizleri protestolarınızı yükseltmeye, mücadelelerinizi büyütmeye çağırıyoruz.

Saldırı; söz, eylem ve örgütlenme haklarına yönelmiş bir saldırıdır. Tüm devrimci, demokrat, sosyalist ve yurtsever kadınları, saldırıya karşı birleşik gücümüzü örmeye çağırıyoruz.

Söz, eylem ve örgütlenme haklarına yönelik saldırılara son!

Gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılsın!

AvEG Kon
Kadın Komisyonu

avegkon_women@yahoo.co.uk

Sansürcülerin sesimizi kesmek istediği bir süreçte, Temel Demirer, Tavır'da yayınlanmış bir röportajını, bize de göndererek dayanışma örneği gösterdi!

DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ VE AYDININ MİSYONU[*]


Temel Demirer
12 Mart 2009


............................................."Kendi yüreğimden korktuğum
.............................................kadar ne papadan,
.............................................ne de papazlardan korkuyorum."
[1]


Tavır Dergisi’nin sorularına yanıtlarım; Bob Marley’in, “Kendini yargılamadan başkalarını yargılama; yargılanmaya hazır değilsen kimseyi yargılama…” uyarısını “es” geçmeden; “Bütün bildiğim, bir şey bilmediğimdir,” diyen Sokrates’in içtenliğiyle, kısaca şu(nlar)…

1-) Düşüncelerinizi yayınlama suçu işleyeceğiz, işlediğiniz suçlardan biraz bahseder misiniz?

“Gökyüzünden başka sınır yok,” bilinciyle; eleştirip-itiraz edenlerin, “Hayır” diyenlerin sürdürülemez kapitalist vahşet tarafından Engizisyon bile parmak ısırtan F-Tipi maharetle mahkûm edilmek istendiği hazin bir çağda yaşıyoruz!

“Ben”, “Hrant’ın katili devlettir” dediğim için TCK 301 ile 216’dan Ankara 2. Asliye Ceza’da; ya da “Mercan’da katledilen Ökkeş oğlumdur” dediğim için “3713 sayılı TMK’nun 7/2; 5237 sayılı TCK’nun 53/1 maddelerince” Malatya 3. Ağır Ceza’da yargılanıyorum…

Kim bilir; belki siz de, “cevval bir savcı” tarafından, ben bunları Tavır’ın sayfalarında ifade ettim dedim diye yargılanacaksınız…

Bu; “demokratik” diye ambalajlayıp/ sunmaya kalktıkları, oligarşik zorbalıkta böyle…

Ama “bu böyle” diye; buna boyun eğecek de değiliz; tıpkı, “İnsanın özgürlüğü, kendisine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir,” diyen J. P. Sartre’ın deyişindeki üzere…

2-) Temel Demirer kendini nasıl tanımlıyor?

“Yalnızca bir kez dilim tutuldu. Biri bana, ‘Sen kimsin?’ diye sorduğunda,” diyen Halil Cibran ne kadar da haklı… Çok “kazık” bir soru bu…

Hâlâ “Tek yol devrim” diyen; Filistin’de tankın önüne sapanıyla dikilen çocuğun cüretine hayranlık duyan; Che’nin Bolivya’da ölmediğini, bir Condor olup tüm dünyayı özgürleştirmek için gökyüzüne çıktığını söyleyen Valle Grande’li köylüye inanan; unutmayan, unutmanın ihanet olduğundan şüphe duymayan; Sibel’e sevdalı sıradan biri desem yeter mi?

“Yetmez” derseniz sözü, 11 Ocak 2004 tarihinde kaleme almak zorunda kaldığım, böyle durumlarda da, müracaat ettiği “Özgeçmişim”e bırakıyorum…

“Özgeçmiş’im istendiğinde önce şaşırdım...

Ardından da başladım kara kara düşünmeye: Ne diyebilirim diye?

Kendimden söz etmenin pek anlamlı ve ‘şık’ olmadığına inanan biri olarak çok düşündüm...

Ne yazacağımı kestiremedim...

Ve nihayet şunları diyebilmenin en doğrusu olduğuna karar kıldım...

‘İnsana ait hiçbir şey bana yabancı değil,’ diyen(lerden);

dünyaya aşağıdan bakan(lardan);

kendi kuşağımla müthiş bir serüveni yaşayan(lardan);

yaşadıklarımdan asla pişman olmayan(lardan);

ve hatta yaşadıklarımı yaşamış olmayı bir onur ve şans addeden(lerden);

John Maxwell’in, ‘İnsanlar, onları ne kadar umursadığımızı bilmedikçe, ne kadar bildiğimizi umursamazlar...’; Bertolt Brecht’in, ‘Yenilgilerimiz, rezalete karşı savaşa katılanlarımızın yeterince kalabalık olmadığından başka bir anlama gelmez’; V. İ. Lenin’in, ‘Silah kullanmasını öğrenmeyen, silah elde etmeye çalışmayan bir ezilen sınıf, ancak köle muamelesi görmeye layıktır,’ sözlerine müthiş değer veren(lerden);

sevdasız kavga, kavgasız sevda olmaz diyen(lerden);

bir afet-i devrana aşık olan(lardan);

hâlâ ‘tek yol devrim’ gerçeğine bağlı olan(lardan);

ve nihayet ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek!’ diyen(lerin) safındaki sıradan, vasıfsız, herhangi biriyim...

54 tevellütlüyüm... Kemal’den olma Necla’dan doğmayım... Çorum ili Kale mahallesi nüfusuna kayıtlıyım...

Okur yazarım...

Ve nihayet hâlen ‘sakıncalı’ dedikleri(nden) ve GBT’lerindeyse sabıkalıyım...”

3-) İçinde bulunduğumuz dünyada ve kapitalist sistemde aydın misyonunu tanımlayabilir misiniz?

Ben “aydın” değilim; ne bileyim İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Haluk Gerger gibi aydın olmak için daha “kırk fırın ekmek yemem” gerek…

Ancak “aydın deyince ne anlıyorsun?” derseniz…

Aklıma hemen, Fransa Naziler tarafından işgal edildiğinde, direnişe katılan, Monte Rouge’de (Kızıl Tepe’de) kendini kurşuna dizen Alman askerlerine, “Alman proleterleri, kardeşlerim, umudunuzu kurşunluyorsunuz,” diye haykıran İşçi Üniversitesi kurucusu felsefe profesörü George Politzer gelir…

Aslı sorulursa Aydın iktidara devrimci olan hakikâti söylemekten geri adım atmayan; bunun faturası neyse onu da ödemekte hiçbir ikircime düşmeyendir…

Aydının görevi, insan(lık)ın özgürleşmesi yolunda hâkim ideolojinin klişelerine, indirgeyici kategorilerine başkaldırının önünü açmaktır…

Edward Said’in ifadesiyle,

“Gerçek entelektüeller kazığa bağlanıp yakılma, sürgüne gönderilme, çarmıha gerilme riskine girmek durumundadırlar. Güçlü kişiliklere sahip, su katılmadık bireyler olmak zorundadırlar; her şeyden önce de statüko karşısında daimi bir muhalefet durumunda olmaları gerekir...

“Nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerde susmak, şövenist kabadayılıklara, tantanalı döneklik ve günah çıkarma törenlerine rağbet etmek bir entelektüelin kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır... entelektüel mümkün olduğunca geniş bir halk kesimini seslenir (onları küçümsemez), bu kesim onun doğal muhatabıdır...

“Entelektüelin tek dayanağı ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğüdür: Bu özgürlüğü savunma hattını gevşetmek veya dayandığı temellerden herhangi birinin kurcalanmasına göz yummak entelektüelin işine ihanet etmesi demektir...”[2]

Ama bir dakika…

Benim indimde “aydın”, post-modern zamanlarda, kimilerinin birbirlerine bol keseden dağıttığı -çoğunlukla da “AB” ile “Soros”a endeksli- bir ulufe değildir!

Bu “ulufe”nin yarattığı “aydın(ımsı)lar”ı; “Hamur yoğurmak istemeyen, beş gün un elermiş,” diyen Yunan Atasözü ile tanımlamak mümkündür…

4-) Düşüncenin evrimi dersek, uzun bir zaman dilimi alır. Ülkemiz özgülünde 12 Eylül öncesi ve sonrası düşüncenin özgürlüğünün evrimini anlatır mısınız? Gelinen noktada bugün durum nedir?

12 Eylül, tarih(imiz)in tanık olduğu en çaplı saldırganlık ve yıkımdı…

Ancak onu betimleyen, “saldırganlık ve yıkım” kadar; hatta ondan da öte devreye soktuğu neo-liberal eksenli yabancılaş(tır)madır…

12 Eylül’ü takip eden kesitte, yabancılaş(tırıl)mış memleket(imiz)in, postmodern Türk(iye) insanının ve “münevveri”nin hâli vahimdir...

İnsana, aklına güvenini yitirmiş postmodernite dört yanı kuşatırken bir pespayeleşme, bir akıl tutulması yaşan(ıldı) ki, değme gitsin...

Çürüme, yabancılaşma, kokuşmuşluk kendini; siyasetten kültüre dek vazgeçişle, kaçışla yaratıyor...

Böylelikle kapitalist talan, yağma, avanta düzeninde, bütün etik değerler de başkalaştırıldı...

Her cümleye “Ben”le başlanan... “Ben”le yatılıp/ kalkılan... Dünyanın “ben” diye haykıranların çevresinde dönüğü sanılan... “Ben” ve “Benim”in “vahşet kesiti”ydi bu... Hani; “Ben”in içindeki “biz”i, “biz”in içindeki “ben”i gözden, akıldan ve yürekten çıkaran bir akıldışılık kesiti...

Hayatın metalaştırıldığı, dünyanın bir imaja tahvil edildiği, gücün parayla ölçüldüğü, televole Türkiye’si yaratıldı…

Kapitalist kültür endüstrisi insan(lık)ın hâl(ler)ini tüketim yanılsamasına endeksledi…

Bu kapsamda kapitalist kültür, her şeyi metalaştıran bir yapı olarak işlev görürken kendisini de parça parça satışa sundu. Toplumsal değerler ve normlar erozyona uğratılırken; Spinoza’nın, “İnsan, köleliğin ayırdına vardığı ölçüde özgürdür,” uyarısı unutuldu/ unutturuldu…

Sonra da popüler kültür diye adlandırılan, insanları kendileri ve bu dünyada olup bitenler üzerinde, yaşamın anlamı üzerinde düşünmeye değil, fakat hep kendileri gibi’lerden oluşma sürüler içerisinde yaşamaya, o sürülerle en yoğun düzeyde uyum sağlamaya iten, insanlara eğlence ve boş zamanlarını doldurma adı altında düşünmelerine zaman ve olanak sağlamayacak pespayelikleri sunarak sonunda onları giderek anonimleşen iktidarların pençesine iten yönelim, topraklarımızın hatırı sayılır bölümü üzerinde de iktidarını pekiştirdi…

Ve geldik neo-liberal yıkımın/ küreselleşmenin karaya oturduğu krizden insan manzaralarının dünyasındaki Türkiye’ye…

Jean Ziegler’in, mevcut krizi bir “uygarlık krizi” olarak betimlediği ufukta artık hiçbir şeyin eskisi gibi olması mümkün değil!

Şimdi burjuvaların devri saadetinin nihayete erdiği bir ufuktayız…

Her şey çok, ama pek çok başka olacak; inkârın inkârı diyalektiğindeki üzere…

5-) Düşüncenin özgürlüğünün sınırı var mıdır?

Nasıl ve hangi “gerekçe”yle olursa olsun, düşünce ve ifade özgürlüğü “suç” değildir ve kısıtlanamaz!

Çünkü düşünceyi açıklama özgürlüğü, belirli bir düşüncenin açıklanmasının yanı sıra açıklanan düşünce etrafında örgütlenme hakkıdır. Salt düşünce, kişinin iç dünyası ile ilgili bir olgudur. Kişinin “düşünmek” yeteneğinin sınırlandırılması veya engellenmesi düşünülemez ve esasen bunun olanağı da yoktur.

Honoré de Balzac’ın, “Düşünmek görmektir”; Platon’un, “Düşünmek, ruhun kendi kendine konuşmasıdır”; S. Eugel’in, “Fikirler elektrik akımı gibidir, birbirini tutuşturur”; Marcus Aurelius’un, “Aklın gücüne hiçbir engel karşı duramaz”; Victor Hugo’nun, “Zamanı gelen bir fikrin gücüne hiçbir ordu karşı koyamaz,” sözleri unutulmadan...

Bu noktada hakikât anlatıcılığının, ne pahasına olursa olsun, susmaz, susturulamaz olduğunu da belirtmeliyim…

Michel Foucault’nun tanımıyla, dürüstlüğün kanıtı cesareti olan hakikât anlatıcılığıdır. Yani Yunan felsefesindeki ifadesiyle bir parrhesiastes olmak, özgür düşünce ve ifadeyi vazgeçilemez yani “olmazsa olmaz” ilan eder.

Bu bağlamda “Parrhesiastes”, “Konuşmacı özgürlüğü kullanır[ken]: kandırma yerine dürüstlüğü… Sahtelik ya da sessizlik yerine hakikâti… Hayat ve emniyet yerine ölümü… Yaltaklanma yerine eleştiriyi… Kendi çıkarlarını koruma ve ahlâki kayıtsızlık yerine ahlâki ödevi tercih eder”![3]

Bunun için de Rıfat Ilgaz’ın, ‘Bu da Bir Özgürlük Şiiri’ başlıklı dizesindeki üzere, “Tek suçunuz hür insanlar gibi konuşmak” ise, elden ne gelir?

Fransız sosyalizminin önderlerinden (1859-1914 yılları arasında yaşamış) Jean Jaurès’nin, “İnsan için kutsal, yani irdelenmesi, tartışılması yasaklanmış hakikât yoktur; dünyada en değerli şey düşünce özgürlüğüdür; iç ya da dış hiçbir kuvvet, hiçbir iktidar, hiçbir dogma aklın sürekli araştırma çabasını sınırlayamaz; insanlık evrende büyük bir soruşturma kuruludur. Hiçbir yönetim, hiçbir yer ya da gök düzeni onun çalışmalarını bozamaz, kısıtlayamaz. Bizden gelmeyen her hakikât kuşkuludur; bağlandığımız şeyler karşısında dahi eleştiri duyumuz hep uyanık kalmalı, bütün tasdiklerimize ve bütün düşüncelerimize gizli bir başkaldırma karışmalıdır. Eğer Tanrı fikri elle tutulur bir kılığa girseydi, eğer kalabalık içinde gözle görülseydi, o zaman, ilk ödevimiz ona baş eğmekten vazgeçmek olacaktı, bir efendi gibi değil, tartıştığımız bir kimse, bize eşit bir kimse gibi davranacaktık ona,”[4] saptaması düşünce ve ifade özgürlüğünün ne kadar insani ve insan(lık) açısından vazgeçilemez olduğunun altını çizer…

Bu noktada “… ‘Özgür’ olan bir şeyden söz ederken onun hangi şeyden özgür olduğunu belirtmezsek söylediklerimizin taşıdığı anlam belirsizleşir,” vurgusuyla Bertrand Russell ekler:

“… ‘Özgür’ olan bir şeyden söz ederken onun hangi şeyden özgür olduğunu belirtmezsek ‘Özgür’ olan şey veya kişi bir dış zorlamayla karşı karşıya değildir. Ne demek istediğimize kesinlik kazandırmak için de bu dış zorlamanın ne türden olduğunu belirtmemiz gerekir. O hâlde düşünce, çoğu zaman var olan birtakım dış yönlendirici etkenlerden bağımsız ise özgür olur.

Düşüncenin özgür olabilmesi için yok olmaları gereken yönlendirici etkenlerin bazıları kendilerini açıkça gösterirler; bazıları ise daha yanıltıcı ve belirsiz, daha karmaşıktırlar. En belirgin olanlarından başlayalım: bazı fikirleri benimsemek veya onlara karşı olmak; ya da bazı konularda birşeye inandığımızı veya inanmadığımızı dile getirmek ceza yaptırımlarına yol açıyorsa düşünce ‘özgür’ değildir.”[5]

Çünkü Hayrettin Ökçesiz’in haklı ifadesiyle, “Düşüncenin neredeyse koşulsuz özgürlüğünü istemenin asıl nedeni, insan onurunun temellendirilmesinde onun kaynaksallığıdır. Bireysel özerkliğin anlam kazandığı bağlam, düşüncenin gereksindiği özgürlükler ağıdır…

Her kim olursa olsun, herkesin düşüncelerini koşulsuz dile getirme özgürlüğünü insanlık için savunmak zorundayız. Kimin neleri söylemeye hakkı olduğunu, ne olduğuna veya olmadığına bakarak saptamak bir iktidar savaşının içinde bulunulduğunun açık kanıtıdır. Böyle bir savaş vermiyorsak, böyle bir tutumu anlamlı bulamayız.”[6]

Evet, evet düşünce ve ifade özgürlüğü “sınırlanamaz”; bu evrensel bir gerçektir; hatta “en kabul edilemez” olanı bile…

Yeri gelmişken belirteyim: Düşüncelerinden ötürü diri diri yakılan Giordano Bruno’nun yakıldığı yerde, Roma’nın Campo dei Fiori’sinde yontusu var şimdi…

8 Şubat 1600’de ölüm hükmü kendisine okunurken, Bruno yargıçlara, “Beni ölüme yollarken sizler benden daha çok korkuyor olabilirsiniz,” demişti…

6-) Siyasi iktidarlar hangi sınırda özgürlüğü kısıtlarlar?

“Raison d’état”sı yani “hikmet-i hükümeti”ni sürdürülür kılan resmi ideoloji (+ tarih) ve mekanizmaları tehditle karşılaştığı an, kapitalist iktidarın “demokrasi tüluatı” nihayete erdirilir!

Constitutionalisme’in (meşrutiyetçilik) babası sayılan Montesquieu’nün ‘Yasaların Ruhu’nda ifade ettikleri, tekelci kapitalizm koşullarında mümkün değildir artık…

Mevcut iktidarın, resmi ideolojinin özgürlüklerden nefretinin, Aziz Paulus’un, “Yönetenlerin kulu ol!” deyişini anımsattığı verili tabloda aslı sorulursa “özgürlükler”; egemenler tarafından ezilenler için “ama...”lı, “fakat...”lı, “ancak...”lı kayıtlarıyla dillendirilirler!

“Ama”lı, “fakat”lı, “ancak”lı düşünce ve ifade özgürlüğü olmaz; “Özgürlüğün ardına eklenen ‘ama’ felsefi, ideolojik, hukuksal, dinsel açılımların özgürlüğe vurduğu darbeleri meşrulaştırmaya yöneliktir, diye düşünürüm. ‘Ama’lar, özgürlüğü, ötesi tahammül edilemez kabullenilmesi istenen bir alana sıkıştırır,” Yücel Sayman’ın ifadesiyle...

Özetle kimse inkâra kalkışmasın; “Kapitalizm ile demokrasi birbiri ile uzlaşmaz” diyen Marksist akademisyen Ellen Meiksins Wood’un saptamalarını hayat doğrulamaktadır!

7-) Düşünce, hayata sorulan sorularla başlar. Siz hayata hangi soruları sordunuz?

Yine “kazık” bir soru; “Dünyada en zor şey, insanın kendini bilmesidir,” dermiş Thales…

Ayvalık’taydık; küçüktüm; eski bir Rum evinde otururduk…

O zamanlar, nedendir bilmem o ev içimi ürpertirdi; korkardım…

Bir gün korktuğumu söyledim anneme. Gülümseyerek, “Neden” dedi…

Ondan sonra “Neden” dedim hep, içimi ısıtan o gülümseyişle…

Sonra da “Neden korkuyorum, neden korkutuluyoruz”un yanıtı aradım korkmadan; korkunun, bilgisizlikten doğduğunu, hiç ama hiç unutmadan…

8-) Bu röportajı okuyan insanlara sorularınız var mı?

Grup Yorum’un “Cesaret, cesaret daha fazla cesaret” diye haykıran ezgisini dinlediniz mi?

Ya da Can Yücel’in, “Dünya öküzün boynuzları üstünde dururmuş,/ Her kıpırdanışında öküz, deprem olurmuş…/ Oysa dünya, halkların omuzu üzerinde durur/ Kıpırdasın da gör!” dizelerini terennüm eder misiniz?

Veya 1 Mayıs 2009’da da Taksim’de olacak mısınız?

Tavır okurlarıyla paylaşmak istediğiniz herhangi bir şey veya önerileriniz var mıdır?

“Öneri” değil; paylaşmak istediğim iki çift söz var…

Birinci çift Fransız Atasözlerinden…

* “Başarının yüzde 5’i yapmayı bilmekten, yüzde 95’i yapabilmekten oluşur…”

* “İdealler yıldızlar gibidir, onlar tutmak mümkün olmaz ama karanlık gecelerde yolumuza onlar rehberlik ederler…”

İkincisi de Çin Atasözlerinden…

* “Bilen ve bildiğini bilen akıllıdır. Onu izleyin. Bilen ve bildiğini bilmeyen uykudadır. Onu uyandırın. Bilmeyen ve bilmediğini bilen bir öğrencidir. Ona öğretin. Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen bir aptaldır. Ondan sakının…”

* “Geleceğin tüm çiçekleri, bugünün tohumları içindedir…”

15 Şubat 2009 23:24:04, Ankara

N O T L A R

[*] Tavır Dergisi, No:83, Mart 2009…

[1] Luther.

[2] Edward Said, Entelektüel Çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay.

[3] Michel Foucault, Doğruyu Söylemek, çev: Kerem Eksen, Ayrıntı Yay., 2005, s.17.

[4] Jean Jaurès, Action Socialiste, s.275-285; Bkz: Jean Jaurès, Demokrasi, Barış, Sosyalizm, E Yay., 1991, s.70.

[5] Bertrand Russel, “Özgür Düşünce”, S’imge, No:37, Eylül-Ekim 2008-5, s.41-42.

[6] Hayrettin Ökçesiz, “İfade Özgürlüğü”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:22, No:1115, 1 Ağustos 2008, s.15.