28 Temmuz 2011 Perşembe

Kültür Bakanlığı çanağı yalamak için değil, sosyalist kültür için kurulan Bulunmaz Tiyatro'nun yöneticisi Hilmi Bulunmaz'dan çok önemli bir açıklama!

facebook bataklığı içerisinde yüzen hiçbir kimseyi, kuruluşu, kurumu asla ve kesinlikle ciddiye almıyoruz!


***


facebook'a düşen, yalana sarılır!

Eceli gelen yazar, facebook duvarına yazar!

facebook icat oldu, yazarlık bozuldu!

Yazar ölür, gözü facebook'ta kalır!

Yazarın dediğini dinle, facebook'una gitme!

Yazar yazar, facebook yürür!

Aç yazar, facebook duvarı yazar!

Gözünü budaktan sakınan yazar, facebook bataklığında yazar!


***

Not: Yukarıdaki başlık, ilk yayınlandığında şöyleydi: "Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz'dan önemli bir açıklama!"

22 Aralık 2010 Çarşamba

Oyun, oyuncu, oyunculuk; tiyatro, sinema televizyon oyunculuğu!

Hilmi Bulunmaz
22 Aralık 2010


Ben, yaklaşık olarak kırk yıldır tiyatro sanatıyla uğraşıyorum. Yirmi yılı aşkındır tiyatro sahibiyim. Kendimi bildim bileli, oyun, oyuncu, oyunculuk; tiyatro, sinema, televizyon oyunculuğu üzerine kafa yoruyorum.

Peki, oyun nedir ve oyuncu kime denir?

Bu sorunun birçok yanıtı var. Oyun ve oyuncu kavramlarına yaklaşım içerisine giren kişi, kendi dünyasının uzantısı olan bir düşünceyle bu kavramlara hayatiyet kazandırır. Bu soruya yanıt verecek olan kişi, kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için oyunculuk tahkimatı yapmışsa yada yapıyorsa, o kişi, ister istemez, meta estetiğine hizmet etmek zorunda kalacağından, tiyatroda, sinemada ve televizyonda bir "reklâm figürü" olmanın ötesine asla geçemeyecektir.

Ancak...

Bu soruya yanıt verecek bir başka kişi, sosyalist dünya görüşünü benimsemişse, işçi sınıfının ideolojik, sınıfsal, siyasal ve toplumsal çıkarlarına hizmet etmek için kendisini kurgulamış demektir.

Bir oyuncu, daha sanat yolunun başındayken, henüz sanat yoluna çıkmaya yeltenirken, niyetten bağımsız olarak, bu soruya vereceği yanıt doğrultusunda jest geliştirecek, mimik yapacak ve ses verecektir.

Bir insan, sadece konservatuara girebilmek, Devlet Tiyatroları'na yada Şehir Tiyatroları'na kapağı atabilmek, sinema ve/ya televizyon kanalında iş kapabilmek için sanat yoluna çıkmışsa, o insan, gerçek anlamda bir sanatçı olamayacağı gibi, gerçek anlamda bir oyuncu da olamaz.

Böyle bir insanın, bir ayakkabıdan, bir ayrandan, bir bankamatik kartından, bir bıçaktan, bir biradan, bir bisikletten, bir bulaşık makinesinden, bir buzdolabından, bir çamaşır makinesinden, bir cep telefonundan, bir çarşaftan, bir çataldan, bir çerezden, bir çöp kutusundan, bir deodoranttan, bir deterjandan, bir fritözden, bir halıdan, bir eşofmandan, bir hazır çorbadan, bir iç çamaşırından, bir jiletten, bir kapıdan, bir kapı kolundan, bir kapı kulundan, bir kaşıktan, bir klimadan, bir koladan, bir konserveden, bir kredi kartından, bir masadan, bir maşadan, bir mendilden, bir mezeden, bir nevresimden, bir orkidden, bir otomobilden, bir parfümden, bir paspastan, bir patlamış mısırdan, bir pencereden, bir prezervatiften, bir rakıdan, bir sabundan, bir sakızdan, bir sigaradan, bir şampanyadan, bir şampuandan, bir şaraptan, bir tavadan, bir televizyondan, bir tencereden, bir vidadan, bir viskiden, bir yataktan, bir yorgandan yada sizin aklınıza hemencecik gelebilecek herhangi bir başka metadan hiçbir farkı yoktur.

Hiçbir zaman için karakter sahibi olamayacak bu tipteki oyuncular, henüz konservatuarın kapısından ilk adımlarını atar atmaz, en yakın reklâm ve/ya casting ajansına koşarak, birkaç poz fotoğraf çektirip kendilerini pazara sürülmeye hazır birer meta gibi görmeye başlarlar.

Oyuncu da, bir insan olduğu ve içine doğduğu düzenin bir türevi olacağı için, eğer olağanüstü bir çaba harcamadan yoluna devam ederse, ister istemez, düzenin gelişimine katkıda bulunur, Düzenin gelişimine katkıda bulunan oyuncunun önünde, çok değişik seçenekler yoktur. Zâten düzen, kendisini sonsuza dek yaşatacak imgelere gereksinim duyduğu için konservatuarlar, tiyatrolar, sinemalar, televizyon kurmuştur. Düzenin içine doğa ve bu düzenin türevi olan oyuncunun, gerçek anlamda bir tek işlevi vardır: Kapitalizmi ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek.

Oyuncu, kapitalizmi ilelebet muhafaza ve müdafaa ederken, bir yandan da "entelektüel uğraş" içerisine girer. Bu tip düzen bekçisi oyuncular, ister Atatürkçü, ister "Atakürtçü", ister İslâmcı, ister Turancı olsun, düzeni asla rahatsız etmezler. Bu tip oyuncular, bir yandan reklâm sektöründe dans ederlerken, bir yandan televizyon dizileriyle halkın mışıl mışıl uyuması için imgesel tahkimat yaparlar. Oynadıkları tiyatro gruplarının patronlarının Kültür Bakanlığı çanağı yalamasına asla ses çıkar(a)mayan düzen oyuncuları, tiyatro patronlarının Efes Pilsen tezgâhtarlığı yapıp kitleleri alkolizme yönlendirmesinde hiçbir rahatsızlık duymazlar.

Hak, halk, hukuk için değil; cep, kasa, küp için oyun oynayan düzen oyuncuları, halkın uğradığı haksızlıklara, hukuksuzluklara asla ses çıkar(a)madıklara gibi, üstüne üstlük, halkın uğradığı haksızlıkların, hukuksuzlukların üzerinin örtülmesi için nevresim yada yorgan rolünü üstlenirler!

Düzenin oyuncuları, arada bir uyuzları azdığı zaman, aslında kendilerinin de sömürüldüğünü, "bilinenin aksine, 'cep harçlığı' denilebilecek rakamlar aldıklarını" ifade etmeye yeltenseler de, gerçek anlamda, hiçbir muhalefet yapabilecek bir yürekliliğe sahip olmadıklarından, kendi mırıldanmalarına, kendileri bile inanmazlar!

Genelde bir sanatçı, özelde bir oyuncu, başkalarının iradelerine teslim olarak sanatçılık, oyunculuk yaparlarsa, hiçbir zaman için, gerçek anlamda özgür olamayacaklarından, tarihin tekerine çomak sokabilecek anlamda, tarihin rengini değiştirebilecek düzeyde, tarihin gidişatını sarsabilecek değerde herhangi bir işe imza atma yeteneklerine asla sahip değillerdir.

Düzenin sanatçısının, düzenin oyuncusunun, kralın soytarısından, padişahın dalkavuğundan hiçbir farkı yoktur. Saraylardaki eğlencelere renk katan soytarı ve/ya dalkavuktan tek farkları, kendilerini bağımsız, demokrat, özgür... sanmalarıdır. Soytarılar, dalkavuklar gibi, kralın ve/ya padişahın elinden kese içerisinde altın almak yerine, bankamatiklerden kağıt para almanın ötesinde, soytarılardan, dalkavuklardan hiçbir farkı bulunmayan düzen oyuncuları; tiyatroda olsun, sinemada olsun, televizyonda olsun, sadece ve sadece kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için ter döküp, olmadık hareketler yaparlar.

Peki, kralın soytarısı, padişahın dalkavuğu, düzenin oyuncusu olmamak; halkın hakkını, halkın hukukunu savunmak için mücadele veren bir oyuncu olabilmek için ne yapmak gerekir?

Her şeyden önce, mutlaka, ama mutlaka, oyunculuğu bir ekmek teknesi, bir çorba tekkesi, bir çift kaymaklı ekmek kadayıfı yenilebilecek saray muhallebicisi olarak görmemek gerekir. Oyunculuktan para kazanmak yerine, "bir başka iş" yaparak, oyunculuğunu kapitalizmden uzaklaştırmak gerekir. Oyunculuğun, diğer meslekler gibi herhangi bir "iş" olmadığını, "Oyuncuların çoğu yavşaktır genellikle..." sözünü çürük dişine dolgu yapan bir sakız olarak algılamış yavşak oyunculara kulak asmanın düzene hizmet ettiğini bilince çıkarmak gerekir.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Taraf Gazetesi yazarı Ferhat Uludere, hiçbir zaman görkemli bir oyuna imza atma yeteneğine sahip olamamış LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'ni "biraz geç anlamış"!

Bulunmaz'ın notu: Ferhat Uludere'nin aşağıdaki yazısını, Taraf Gazetesi'nden alarak yayınladık. Yazıdaki LİNÇÇİ adlara biz link verip, bu adları kırmızı renkle biz belirginleştirdik!

Yazıdaki kahverengi sözcükler bize ait!

Yazının hiçbir müdahaleye uğramamış, "tertemiz" ve özgün hâlini okumak isteyenler, aşağıda verdiğimiz linki tıklayabilirler.


***


Ferhat Uludere, sanırım, gençliğinin ve iyi niyetinin "zorunlu kıldığı" bir bakış açısına sahip olduğu için ve/ya tiyatro sanatının kılcal damarlarına dek nüfuz etmiş bulunan çürümeyi göremediğinden olsa gerek, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'ni, şimdiye dek "bir şey" sanmış!

Oysa...

Ferhat kardeşim, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'ni, kurulma aşamasında, kurulduktan hemen sonra, hattâ kurulmadan önceki hâliyle tanıyabilseydi, sanırım, şimdiki gibi "genç, iyi niyetli ve kılcal damarları 'es' geçen" bir yazı kaleme almayı, aklının ucundan bile geçirmezdi.

Ferhat kardeşim, sadece sanatsever bir entelektüel olarak değil de, bir gazeteci olarak hareket edebilse ve LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin kurulma aşamasında, bu kuruluşa çok önemli olanaklar sunmasına karşın, daha sonra diskalifiye edilen İzzet Tozkoparan'ı bulup konuşabilse, daha yerinde bir deyişle, onu konuşturabilse, belki, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi hakkında, çok daha farklı düşüncelere sahip olabilirdi.

Ferhat kardeşim, 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talât Sait Halman'a "Emek Ödülü" veren Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf'tan (TAKSAV) "Onur Ödülü" alabilecek kadar "mezhebi geniş" bir kişinin "yönettiği" bir kuruluş olduğunu bilse, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi hakkında, çok daha "başka" fikirler taşır ve bu fikirler bağlamında, daha ciddi yazılar kaleme alırdı.

Ferhat kardeşim, değil oyun sahnelemek, Kültür Bakanlığı çanağı yalamadan, tuvalete gidebilecek gücü bile kendisinde bulamayacak kadar düşkün bir hâlde olan LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin, benim, halkımın ve tüyü bitmemiş yetimin verdiği vergilerle beslenen Kültür Bakanlığı'na yaslandığının farkına varabilse, sanırım, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi hakkındaki kanaati çok değişik olurdu.

Ferhat kardeşim, birazcık, evet sadece birazcık bir oyunculuk bilgisine sahip olabilse, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'ndeki tiyatro esnafının, aksiyon değil, atraksiyon yeteneği gelişmiş zât-ı muhteremler olduğunu hemen anlar, bu kuruluştaki yönetmenlerin, topluma estetik ivme kazandırıcı bireyler olmak yerine, asparagas tiyatroya hizmet sunan düzeysiz sahne trafikçileri olduklarını bilir ve LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin patronu Nihat Haluk Bilginer'in tekdüze oyunculuğunun bıktırıcılığını deşifre edebilirdi.

Ferhat kardeşim, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin, LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Mustafa Şükrü Demirkanlı'nın kuyruğuna takılarak, Coşkun Büktel'le Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek için çabalayan bir kuruluş olduğunu bilseydi, sanırım, aşağıdaki yazıyı kaleme alma ihtiyacı bile duymayabilirdi!

Ferhat kardeşim, suyun ısındığını gözlemlememiş olduğu için, su, yüz santigrat dereceye gelince, suyun ısındığını anlamış!

Ancak...

Ferhat kardeşim, suyun sıvı hâlinden buhar hâline dönüşmesi anında müdahalede bulunduğu için, oldukça geç kalmış! (HB)


***


Macbeth bizi kesmez


Ferhat Uludere
12 Ekim 2010


LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin yeni oyunu Macbeth izleyiciye yeni bir şey sunmadığı gibi, içindeki Hrant Dink göndermesi de sığ duruyor

LİNÇÇİ Oyun Atölyesi kurulduğunun hemen ertesinde tiyatro için geçerli bir değer ölçüsü oldu. Artık onunla kıyaslamaya başlamıştık pek çok özel tiyatroyu. Bu yüzden bazılarına haksızlık ettik, bazılarını ise yücelttik. 11 yıl boyunca geneli oldukça başarılı, birçoğu da bol ödüllü birçok oyun oynadılar ve bununla birlikte izleyicinin beğenisini yukarı çektiler... Her zaman olduğu gibi her iyi oyundan sonra beklenti büyüdü. Onlar bu beklentinin altında ezilmemeyi başarmış ve daha da yukarı çıkmışlardı ki, sezonun yeni oyunu Macbeht’le birlikte 11 yıllık birikim sanki bir anda yok oldu... Belki de ilk defa kendi yarattıkları tiyatro değerinin ve yakaladıkları başarının altında ezilmeye başladılar...

Shakespeare’in Macbeth adlı oyununu LİNÇÇİ Kemal Aydoğan yönetiyor. Oyunun Sahne Tasarımı Bengi Günay’a ait. Oyunun müziklerinin altındaki imza ise Tolga Çebi... İlker Aksum, Esra Kızıldoğan, Ender Yiğit, Murat Tüzün, Barış Yıldız, Muharrem Özcan, Gözde Kırgız, Pınar Bekaroğlu, Osman Akça, Saygın Soysal, Sertan Müsellim ve Berke Yağış’ın oynadığı oyundaki tek yenilik LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin patronu Haluk Bilginer'in yaptığı çeviri. Tabii bu bir oyunu ne kadar yeni yapıyor tartışılır.

Bu kuşak daha kanlı

İktidar hırsını en ince detayına kadar inceleyen oyun, Hrant Dink göndermesiyle açılıyor. Yılların Macbeth’ini yeni bir şeyler katılmış halde izleyeceğiz derken, göndermenin hemen ardından oyun bildiğimiz Macbeth oluyor ve Hrant Dink göndermesi zorla yapıştırılmış bir etiket gibi oyunun üzerinde duruyor. Hatta bu gönderme esnasında da vurgulanan “delik ayakkabı” sömürüsü de artık bitsin ne olur. LİNÇÇİ Oyun Atölyesi çatısı altında toplanan bir ekipten Hrant Dink meselesine siyasete yeni bulaşmış çocuk şaşkınlığıyla bakıp altı delik ayakkabıyı görmek yerine, konuyu daha derin ele almasını beklerdim. Çünkü Hrant’ın bu delik ayakkabının desteğine ihtiyacı yok, aksine böyle yaparak onun değerini aşağıya çekiyoruz.

Macbeth, bir oyuncu için çok zor bir oyun aslında. Oyuncunun öncelikle zihnindeki savaşçı kodlarının hepsini bir kez daha gözden geçirmesi gerekir. Çünkü bu savaşçı bir kadın tarafından yönetilir, korkaktır, vicdanı vardır ve öldürmeyi beceremez. Hatta savaşmak için yaratılmıştır ve siyaseti bilmez... Ortaçağ savaşçılarına baktığımızda bize gösterilmeyen zaafları vardır mesela Macbeth’in ve onu oynamak ve tüm bunları kısacık bir zamanda yaratmak, sonra da izleyiciye aktarmak elbette biraz zahmetlidir... İlker Aksum bu zor rolün altından bazen kalkıyor, ama bazen de altında kalıyor... Bir türlü oyuna ısınamıyor sanki... Oyunun içine girdiği yerlerde harikalar yaratırken bazen sahnede çok sakil duruyor.

Oyun tanıtılırken Macbeth’in eski bir hikâye olmadığı yazıldı çizildi, hatta her çağın hikâyesidir bu oyun gibilerinden şeyler söylendi ve bunlar Macbeth için hep söylenir. Oyun her iktidarı anlatır, insanların ona ulaşmak için yaptıklarını vurgular. Elbette haklılar ama, bu çağ bu iktidar hırslarıyla o kadar kirlendi ki, Macbeth gerçek etkisini kaybedeli çok oldu. Kanlar döküldü savaşlar yaşandı... İktidar varlığını sürdürmek için gözlerimizin önünde kurbanlar buldu, kendi yarattığı kahramanlara onları katlettirdi. Hatta delik ayakkabılarıyla sahneye konan Hrant Dink iktidarın kendini koruma güdüsü yüzünden oradaydı işte... Cinayetin devletçe işlendiği, çocukların öldürüldüğü bir toplumunda var olmak zorunda olan insanlara Macbeth bu haliyle daha fazla neyi anlatacak çok merak ediyorum.

(Kaynak: Taraf)


***


Ayrıca bakınız:

"Oyuncuların çoğu yavşaktır" diyen Haluk Bilginer (yaptırıma uğramazken), kendisine YAVŞAK deme cesareti gösteren Hilmi Bulunmaz'a İHTARNAME gönderdi!

4 Eylül 2010 Cumartesi

Bulunmaz Tiyatro oyuncuları, "Devlet Tiyatroları'nın Aşil Topuğu" Mustafa Demirkanlı'nın "Biz çok özgürdük!" kitabın from BTV on Vimeo.

LİNÇÇİ Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid), "Devlet Tiyatroları'nın Aşil Topuğu" Mustafa Şükrü Demirkanlı'nın dergisini tanıtmak zorunda!

TİYATRO TİYATRO DERGİSİ


217. Sayısı Bayilerde…

Eklenme tarihi: 04.09.2010 20:42:20

Tiyatro... Tiyatro... Dergisi 217. Sayısı Bayilerde…

20. yılını tamamlamaya 4 ay kalan Türkiye’nin en uzun ömürlü tiyatro dergisi, Tiyatro… Tiyatro…, zengin içeriğiyle, başta D&R’lar olmak üzere Türkiye’nin her tarafında satış noktalarındaki yerini aldı.

Eylül 2010 sayısında Nedim Saban, "Sıkıyönetimde, Sıkıysa Tiyatro!" yazısıyla 12 Eylül koşullarında tiyatro yapmanın ne anlama geldiğini, yaşananları aktarıyor.

Nurhan Öktem, Türkiye’nin bir başka ucunda, Mardin’deki tiyatro çalışmalarını: "Mezopotamya’da Tiyatro Eğitimi" yazısıyla aktarıyor.

4. Türkiye Tiyatro Buluşması'nı Ankara Temsilcimiz M. Nurkut İlhan’ın izlenimleri, eleştirileriyle aktarıyoruz.

Balıkesir’in Taylıeli Köyünde Ümran İnceoğlu ve Eftal Gülbudak tarafından gerçekleştirilen Festival’i ise Çocuk Tiyatrosu Editörü’müz Nihal Kuyumcu ile M. Nurkut İlhan’ın söyleşi ve izlenimleriyle aktarılıyor.

Seval Deniz Karahaliloğlu’nun "Mario Frangoulis"la gerçekleştirdiği söyleşi’nin yanı sıra, Rengin Arslan’ın bu ayki konuğu Canan Ergüder.

Tiyatro… Tiyatro… Dergisi Eylül 2010 (Sayı 217) İçeriği

EDİTÖRDEN: / S. 3
HABERLER: / S. 4
İNCELEME: Sıkıyönetimde Sıkıysa Tiyatro! / Nedim Saban / S. 8
BİR DİYECEĞİM VAR!: Canan Ergüder / Rengin Arslan / S. 12
ELEŞTİRİ: "Barbaros" / Gürol Tonbul / S. 16
SÖYLEŞİ: "Verimsizler" / Ayşe Nalân Özübek / S. 20
ANLATI: Mezopotamya’da Tiyatro Eğitimi / Nurhan Öktem / S. 24
ELEŞTİRİ: "Mağara Adam" / Üstün Akmen / S. 28
İZLENİM: 4. Tiyatro Buluşması / M. Nurkut İlhan / S. 30
GÖRÜŞ: Eleştirmen mi Dediniz?.. / Robert Schild /S. 36
SÖYLEŞİ: Mario Frangoulis / Seval Deniz Karahaliloğlu /S. 38
TANITIM: İKSV ve Borusan Salonları / S. 42
SADIK SEYİRCİ: Yeniden Yaratmak / M. Sadık Aslankara / S. 46
SÖYLEŞİ: Katalan Tiyatrosu-2 / Zerrin Yanıkkaya / S. 50
NEW YORK’TAN...: Sanat (N)için Sanat / Fulya Peker / S. 54
ÇGSG: "Yeninin Seyri, Seyrin Tenisi" -01 / Dr. Zeynep Günsür Yüceil /S. 56
OPERA VE BALE: Opera ve Bale’de Dekor: Osman Şengezer / Üstün Akmen / S. 58
PERDE’DEN ÖTE: Robert Schild / S. 60
ÇOCUK TİYATROSU: Taylıeli Köyü’nde Şenlik Vardı! / Nihal Kuyumcu / S.62
Taylıeli Köyü’nde Bir Muhtar Var! / M. Nurkut İlhan / S.63


Bu haber Yönetim tarafından eklendi ve 6 kere okundu.

(Kaynak: tiyatrohaber.net)