4 Nisan 2009 Cumartesi

Bulunmaz Tiyatro'nun Oyunculuk Çalışmaları

Soldan sağa: Kazım Şimşek, Hüseyin Dinç, Eser Bozan.


Bulunmaz Tiyatro, resmi tiyatro anlayışının dışında, ciddi anlamda oyunculuk çalışmaları yürüten tek kuruluş. Bilimsel yöntemlerle üretim yapan Bulunmaz Tiyatro, hiçbir tiyatro duayenini kendine örnek almıyor. Çünkü dahilik palavrasına ve mükemmelliyetçiliğe inanan bir tiyatro değil Bulunmaz.

Emeğin en yüce değer olduğunun bilincinde olan Bulunmaz Tiyatro, yüzünü emekçilerin iktidara yürüyüşünden yana çeviriyor. Yarışma, rekabet, ödül, ödün, çanak yalama, alkol tezgahtarlığı, bankaların küflü kasalarına göz dikme... gibi, sanatı halktan uzaklaştıran tuzaklara yanaşmayan Bulunmaz Tiyatro, televizyonun geçiciliğine tutsak olan, kaşarlanmış oyuncularla çalışma yerine, kendi oyuncusunu kendisi yetiştiriyor.

Tiyatronun; kültür, politika, bilim, estetik, hatta sanat boyutunu göz ardı etmeyen Bulunmaz Tiyatro, yeni dönemde, yepyeni bir oyunculuk anlayışıyla çalışmalara başlıyor. Hemen her yaştan insanın katılabileceği çalışmalar için hiçbir koşul öne sürmeyen Bulunmaz, insanı örseleyen sınav anlayışına da karşı.

Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz, Sen Gara Değilsin oyununu Mart / 2008'den bu yana oynayan Bulunmaz Tiyatro oyuncularının tümü, bu tiyatronun açtığı Oyunculuk Çalışmaları'ndan yetişti. Bulunmaz Tiyatro'da Oyunculuk Çalışmaları'na katılanlar, birkaç ay içinde sahneye çıkabilecek donanıma sahip olup, özgüvenlerini hızla geliştiriyorlar.

Tel: 0212 513 47 32-33 / 251 85 23 / 638 22 36 / 0532 642 88 57

Tescilli sansürcü Timur, sansürcülüğünü inkâr ediyor; tescilli yalancı Demirkanlı, yalancılığını gizliyor; Bulunmaz çalışanları,teşhirden vazgeçmiyor!


Ozan Akgül, Toprak Karaoğlu ve Emine Yalçın, tiyatro ve tiyatro yayıncılığı hakkında Hilmi Bulunmaz'la konuşuyorlar! from Cemal Bulunmaz on Vimeo.
Bulunmaz Tiyatro yöneticisi Hilmi Bulunmaz, "tiyatro sağlıkçısı" yardımcıları yazar Ozan Akgül, yazar Toprak Karaoğlu ve oyuncu Emine Yalçın'la birlikte, her pazar günü olduğu gibi, bu pazar günü de Türkiye tiyatrosunu "ameliyat masası"na yatırıp, bir "tiyatro cerrahı" olarak, tiyatro bedenindeki bozukluk, hastalık ve yaraları ince ince "ameliyat" ediyor.

Kanama olmayacak derecede tiyatrodaki kan dolaşımı dondurularak gerçekleştirilen bu "ameliyat", hızla, hem de şimşek hızıyla çürüyen Türkiye tiyatrosuna önemli bir müdahale olarak, tarihteki yerini alıyor.

Tam olarak 106.5 dakika süren bu "ameliyat"ın her saniyesi ilgiyle izlenmeyi hak ediyor. Yaklaşık 2 saat sürmesine karşın, bir ihtiyaca yanıt verdiği için, yukarıdaki "ameliyat"ı, çok kısa zaman içerisinde, tam 170 kişi izledi.

26 Mart 2009 Perşembe

Magazinci anlayışa ödün vermeyen Yeni Tiyatro dergisi, tiyatral iktidarın önünde eğilip okuru müşteri olarak görmek yerine, okunmak için yayınlanıyor!

Elini, dilini, belini burjuvazinin emrine veren tiyatro esnafı, gençlerin samimi sorularını savuşturmak için, adeta birer "sanatsavar" gibi davranıyor

Hilmi Bulunmaz
26 Mart 2009


(Yatık sözcükler bana ait değil. HB)


25 Mart 2009 gecesi, saat 23.15’te, Coşkun Büktel’in uyarısıyla, "Dünya tiyatrolar haftasında tiyatro ve sanat; her yönüyle Abbas Güçlü İle Genç Bakış" programını izledim. Müjdat Gezen, Selçuk Yöntem, Nilgün Belgün ve Altan Erkekli'nin konuk olduğu Maltepe Üniversitesi’nden yapılan canlı yayın, Kanal D'deydi. Televizyon izleme alışkanlığım olmadığı için, Internet üzerinden izlediğim program, teknik yetersizlik nedeniyle, zaman zaman donup kalsa da, konuşulanları anladığım kanısındayım.

Sade suya tirit, "konuşmak için konuşmak" mantığının ötesine geçmeyen, geçemeyen, geçmemesi için yoğun çaba harcanan program, bence "kültür faşizmi"ne iyi bir örnekti. Maltepe Üniversitesi öğrencilerinin tıka basa doldurduğu salonda, öğrencilerden kaynaklanmayan bir samimiyetsizlik havası egemendi. Üniversite öğrencileri, genç olmalarının verdiği samimiyetle, zaman zaman önemli sorular sorma cesareti gösterseler de, cesaretleri henüz teşebbüs aşamasındayken, başta Abbas Güçlü olmak üzere, konukların tamamı, bu teşebbüs aşamasındaki niyetlere bile hoşgörü gösterebilecek durumda değillerdi. Çünkü sahnede duranların (Abbas Güçlü, Müjdat Gezen, Selçuk Yöntem, Nilgün Belgün ve Atlan Erkekli) "Tanrı" ve salonda birer figüran gibi bekletilenlerin de "kul" olarak algılanmaları isteniyordu. İçinde bulunulan nesnel durum bunu dayatmıştı. "Üretim için eğitim" anlayışına uzak üniversiteler, böyle bir nesnelliğe neden oluyorlardı. 12 Mart Faşizmi ve 12 Eylül Faşizmi ardılı YÖK, böyle bir nesnelliği dayatıyordu.

Herhangi bir "Tanrı", herhangi bir "kul"un sorduğu herhangi bir soruyu beğenmediğinde -ki genellikle beğenmiyorlardı-, hemen parazit yapıp "Mikrofonu ağzına iyice yaklaştır!" diye bağırarak, "kul"unu azarlıyordu. Daha "dakika bir, gol bir" psikolojisi içerisindeki "kul", "Tanrı" karşısında ezilip büzülerek tuş oluyordu. "Kul"luğunu unutup biraz diklenen olduğunda da, "Tanrılar"ın ses dereceleri artıveriyordu. "Tanrılar", nasırına basılmış huysuz ihtiyarlar gibi, neredeyse avazı çıktığı denli bağırıp "kul"larına sözel saldırıda bulunuyorlardı.

Canımı sıkan bu durum, ertesi günümün de heba olmasına neden oldu. Can sıkıntımı hafifletebilmek için Abbas Güçlü'nün, güçlüden yana yayın yapan televizyonu Kanal D Internet sitesine bir göz atayım dedim ve aşağıdaki soruya benzer "şey"lerle karşılaştım. "Tanrılar"ın homurdanmasına benzeyen bu "şey"leri, küçük fırça darbeleriyle değerlendirmek istiyorum:

- Tiyatrolar sinema ve televizyon karşısında yenildi mi?

– Böyle bir soru sormak, yanlış düşünmemize neden olacağı için, doğru bir yanıt verilse bile, bence yanlış bir sonuca ulaşmamıza neden olur. Tiyatro da, tıpkı sinema ve televizyon gibi egemenlerin emrinde olduğu için, bence bir yenme-yenilme durumu söz konusu olmamıştır. Burjuvazi, sinema ve televizyonla birlikte, imge oluşturucu araçlarını zenginleştirmiştir.

- Sanat ve siyasetin yolları kesişir mi?

– Bir meyvenin çekirdeğiyle ilişkisi neyse, sanatın da siyasetle ilişkisi odur. Sanatla siyaset, birbirinden ayrılmaz ikilidir. Sürekli olarak birbirlerinden beslenirler. Yolları kesişmez. Yolları birdir. Nasıl ki tekerleksiz araba hareket edemezse, siyasetsiz sanat yada sanatsız siyaset de hiçbir işe yaramaz.

- Türkiye'de sanat gereken desteği görüyor mu?

– Fazlasıyla. Özellikle tiyatro, birkaç istisna dışında Kültür Bakanlığı çanağı yalamadan ayakta duramıyor. Tiyatrolar, izleyicilerine güveneceklerine Kültür Bakanlığı çanağı yalayıp, Efes Pilsen tezgâhtarlığı yapıyorlar. Böylelikle, tiyatrocular, sanatçı olacaklarına, esnaf oluyorlar.

..........Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ve Fazıl Say ile Genco Erkal arasındaki polemik, Mehmet Ali Erbil'in Başbakan'ın bile diline dolanan sert açıklamaları ile sanat ve siyaset ilişkisi yeniden gündeme geldi...

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, bu polemikte,"Nazım Hikmet sırtından para kazanma gayretlerinden" bahsetti. Ne var ki, sözünün gideceği adresi net olarak belirtmeyen Günay, böylelikle "kıvırmış" oldu. Oysa, çok uzun yıllardır, Genco Erkal, bizce "Nâzım Hikmet sırtından para kazanma gayretlerinden" hiç de vazgeçmiyor. Vazgeçmemekle birlikte, bir de Nâzım Hikmet’i sansür ediyor.

- Birçok tiyatronun kapanma noktasına geldiği ve birçok sanatsal projenin ödenek bulamadığı Türkiye'de sanat gereken desteği görüyor mu?

– Evet, örnekse sosyalist kimlikli Bulunmaz Tiyatro, polis marifetiyle sürekli olarak mühürlenip işlevsiz kılınırken, kendilerini devletin sıcak kollarına teslim eden kapitalist tiyatrolar Kültür Bakanlığı çanağı yalayarak, hangi sınıfa hizmet ettiklerini yaftalamış oluyorlar.

- Sanatın gelişmesi için siyasetin desteği şart mı?

- Yooo!... Sanatçı, zaten bir sınıfın siyasetini yaptığı için, kendiliğinden, o sınıfın siyasal desteğini almış oluyor. Kültür Bakanlığı çanağı yalayanlar, kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için tiyatro yaparlarken, emekçilerden yana tavır alan tiyatrolar da sosyalist siyasetin işaret fişeklerine dikkat ediyorlar.

- Tiyatrocular neden geçimini tiyatrodan sağlayamaz hale geldi?

– İzleyicisine güvenmedikleri için. Kültür Bakanlığı çanağı yalamayı alışkanlık haline getirdikleri için.

- Sanatçıların siyasi görüşlerini açıklaması doğru mu?

– Açıklamasalar da olur. Kültür Bakanlığı çanağı yalayanlar sağcı, yalamayanlar solcudur. Doğal ki bu çok kaba bir kategoridir. Ayrıntılı olarak irdelenebilir.

- Türkiye'de sanata sansür uygulanıyor mu?

– "Allah’ına kadar!" Sansürü uygulayanların başında, tiyatro maskesi takan tiyatro karşıtları geliyor. Kim bunlar? İftiracı Özdemir Nutku, yalancı Mustafa Demirkanlı, 3. Abdülhamid Ahmet Ertuğrul Timur, Kazmacıbaşı Örhan Alkaya, Lemi Bilgin… Ve bu tiyatro simsarlarından güç alan politikacılar, yerel yöneticiler, mülki amirler… Ve daha bir sürü zavallı...

- Sanatçıların siyasete atılmaları partilerin oy oranını etkiler mi?

– Etkilese ne olur, etkilemese ne olur? Önemli olan sanatçının hangi sınıfı temsil ettiği. Bizim için önemli olan emekçilerin evreninin zenginleşmesi, emekçilerin iktidara yürümesi. Biz, bunun için sanat yapıyoruz. Biz, elimizi, dilimizi, belimizi ve tüm gücümüzü emekçilerin iktidarı için kullanıyoruz.

17 Mart 2009 Salı

Kültür Bakanlığı çanağı yalayıp Efes Pilsen tezgâhtarlığı yapan Genco Erkal iftiracı Kazmacıbaşı ve iftiracı Nutku'dan Aydın Doğan Ödülü'nü alacak mı?

Bilimsel sosyalizmin kuruluşu için ömrünü feda etmiş Karl Marx'ın "İsalaştırılmış" fotoğrafıyla süslenen Dostlar Tiyatrosu afişine "T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Maddi Katkılarıyla" sözünü bir maşallah gibi iliştirip, Marx'ın sakalının sol alt kısmına "EFES Pilsen'in kültür ve sanata katkıları artarak sürecek" sloganını yerleştiren Genco Erkal, MARX'ı "dönüştürme" karşılığında, Kültür Bakanlığı çanağının tam 63.000 TL'lik bölümünü yaladı.

Bitmedi...

Marx'ı "dönüştüren" Genco Erkal'a, içinde iki iftiracının da bulunduğu bir seçici kurul, Aydın Doğan Ödülü verme sevdasına tutuldu. İçinde iftiracıları da barındıran seçici kurulu tanıtalım:

Doğan Hızlan, Orhan Alkaya, Lemi Bilgin, Prof. Dr. Cevat Çapan, Prof. Dr. Dikmen Gürün, Gencay Gürün, Prof. Dr. Özdemir Nutku, Turgut Özakman, Seçkin Selvi, Prof. Dr. Sevda Şener, Prof. Dr. Ayşegül Yüksel.

Genco Erkal, yukarıdaki seçici kurul içerisinde adları bulunan iftiracı Kazmacıbaşı ve iftiracı Özdemir Nutku'dan Aydın Doğan Ödülü'nü alacak mı?

Sorup hemen "esas konumuz"a geçiyoruz...


***


Hilmi Bulunmaz
17 Mart 2009


Aşağıda sunduğum yazıdaki yatık ve koyu harfler, Zaman gazetesinde yayınlanan "Ben sizin bildiğiniz Marx değilim!" başlıklı yazıdan alınmıştır.

Genco Erkal'ın sahnelediği "Marx’ın Dönüşü" adlı tek kişilik oyunun tanıtımı için, Yusuf Gündüz tarafından kaleme alınan bu yazıyı okur okumaz yayınladım.

(Bkz: bulunmaztiyatro.blogspot.com, "MARX'ı 'dönüştüren' Erkal, iftiracı Kazmacıbaşı ve iftiracı Özdemir Nutku'nun ellerinden Aydın Doğan Ödülü'nü almadan önce, 'dönüşüm'ü Zaman'a anlattı")

Yazıyı yayınladıktan sonra, içim rahat etmediğinden, bu yazı üzerine kafa yordum.

"Ben sizin bildiğiniz kızlardan değilim!" sözünü anıştıran bu başlık, popülizm ve magazin kokuyor. İnsana değgin her şeyin içerisinin boşaltılıp meta estetiğine kurban edilmek istendiği emperyalist hallerin egemen olduğu günümüzde, bilimsel sosyalizm için ömrünü araştırma ve incelemeye yatıran Karl Marx’ın, ayak üstü söylenen; "Ben sizin bildiğiniz kızlardan değilim!" söylemine yakın bir dille yazı başlığına çıkarılmasını yadırgamıyoruz. Bunu, Zamancı Yusuf’un, Zamane Genco Erkal’dan aldığı cesaretle yazdığını tahmin etmek, bizim için çok kolay. Sosyalizm karşıtlığıyla beslenen bir gazetede Marx gündeme gelince, sakız çiğnerken araya sıkıştırılan laflar gibi bir ağız şapırdatması olduğu iyice sırıtıyor.

..........Dünya ekonomik darboğazda, dev şirketler iflaslarını açıklıyor, kapitalist sistem çatırdıyor!

Bu söze bir yorum yapmak yerine, Toprak Karaoğlu’nun kaleme aldığı "Şimdi Rüyalar… Az Sonra…" oyununun giriş tümcesini aktaralım:

.........."Doğruları yanlış insanlara söyletiniz, o zaman doğruların bir değeri kalmaz."

..........Dünya ekonomik darboğazda, dev şirketler iflaslarını açıklıyor, kapitalist sistem çatırdıyor!

Bu sözleri, Marx’ı geliştirmek ve sosyalizmi anlaşılır kılmak için gayret gösteren biri söylese, belki bir değer kazanabilir bu sözler; ancak, Zaman gazetesindeki bağlamda söylendiğinde, Zamancı Yusuf'la Zamane Genco'nun ağzından çıktığında, bu sözler, benim için, hiç de inandırıcı olamıyor. Doğruları, yanlış yerde duran, yanlış insanlar söyleyince, doğrunun bir değeri kalmıyor.

..........Ekonomistler, yazarlar hatta çizgileriyle karikatüristler bile ibresini sosyalizmin fikir babası, Das Kapital'in yazarı düşünür Karl Marx'a çevirmiş durumda.

Ekonomistler, yazarlar, hatta çizerler, Marx’ın dünyaya müdahale etmesinden sonra, ne zaman bu "düşünür"le ilgilenmediler ki? Zamancı Yusuf, ekonomistlerin, yazarların, hatta karikatüristlerin bile, Marx'la ilgilenmesiyle pek ilgilenmiyor. Zamancı Yusuf, Zamane Genco’ya çanak tutuyor. Zamancı Yusuf, hem kendi taraftarlarının bulunduğu tribüne şirin görünüyor ve hem de Kültür Bakanlığı çanağı yalayıp, Efes Pilsen tezgahtarlığı yaparak, Aydın Doğan Ödülü alan Genco Erkal’a gusül aptesti aldırıyor.

..........Böyle bir zamanda yanlış anlaşılmaları düzeltmek için o da geri dönmüş meğerse dünyamıza.

"Böyle bir zamanda…" Nasıl bir zamanda? Önemli olan "Böyle bir zaman" mı, yoksa "böyle bir sınıfsal ilişkiler" mi? Kendi emelleriniz doğrultusunda, işinize gelen bir biçimde "dönüştürmek" için, illa ki Marx’ı, bu emellerinize alet etmenize gerek yok. Marx’ın ününden yararlanarak, Marx’ı yaralama çabası göstermenize gerek yok. Bunu kendi adınızla, kendi çabanızla yaparsanız, daha dürüst davranmış olursunuz. Tabii böyle bir niyetiniz, böyle bir gücünüz varsa! Böyle bir niyetiniz, böyle bir gücünüz yoksa, bildiğiniz, her zaman gittiğiniz yolda yürümeyi sürdürürsünüz.

..........Herkesin ekonomik krizi konuştuğu bugünlerde Genco Erkal, Amerikalı akademisyen Howard Zinn'in tek kişilik oyunu, 'Marx'ın Dönüşü'nü, sahneye taşıyor.

Gerçekten herkes, ama "herkes" krizi konuşuyor mu? Herkes, ama "herkes" krizden aynı derecede etkileniyor mu? Bu kriz, İsa yada "İsalaştırılmış" Marx gibi yukarıdan görünmez iplerle dünyamıza indirilen yada indirileceği varsayılan bir bağlamda mı geliyor dünyamıza? Kriz sözcüğüyle emperyalizm kavramı arasında hiçbir ilişki yok mu? Var da, bunu Zamancı Yusuf’la, Kültür Bakanlığı çanağı yalayıp Efes Pilsen tezgâhtarlığı yaparak Aydın Doğan Ödülü alan Genco Erkal mı gözlerden ırak tutuyor?

..........14 yıl önce yazılan metin, oyunu hem yönetip hem de oynayan Erkal'ın eline 4 yıl önce geçmiş.

Bu metnin yazarı Howard Zinn, Genco Erkal’ı ne denli tanıyor? Ben, ne bu oyunu izledim ne de Howard Zinn hakkında bir bilgiye sahibim. Benim derdim, Marx’ın her niyete yenilen bir muz olmasına karşı çıkmak! Benim derdim, Marx'ın adı kullanılarak Kültür Bakanlığı çanağı yalanmasına, Efes Pilsen tezgâhtarlığı yapılmasına, Aydın Doğan Ödülü alınmasına, izleyiciyi müşteri olarak görüp çok büyük paralarla bilet satılmasına karşı çıkmak!!!

..........'Bunun nasıl bir zamanda oynanacağını bilmiyordum ve çok dar çerçevede insana hitap edeceğini düşünüyordum.' diyen Erkal, ekonomik krizin başlamasıyla oyunu sahnelemenin tam zamanı diye düşünmüş.

Nâzım Hikmet, Aziz Nesin, Bertolt Brecht gibi yazarların oynanmak için yazılmış oyunlarından çok, "tek kişilik oyuna alet olabilecek metinlerini" sürekli olarak pazarlayan Erkal, yine "zamanlama" ustalığını konuşturmuş. Kültür Bakanlığı çanağının 63.000 TL’lik bölümünü yalayan Erkal, bu parayı, bir kadroya dağıtmak yerine, tek başına yemeği yeğlemiş.

Genco Erkal'ın, Kültür Bakanlığı çanağından aldığı bu parayı 12 aya bölersek, 5.250 TL sonucu çıkar. Bu parayı 52 haftaya bölersek, 1.211 TL sonucu çıkar. Bu parayı 365 güne bölersek, 172 TL sonucu çıkar. Belleğimde kaldığı kadarıyla, Kültür Bakanlığı çanağı yalamak için, en az 25 oyun oynama zorunluluğu var. Bu parayı 25’e bölersek, 2.520 TL sonucu çıkar. Oh ne güzel; ekmek Kültür Bakanlığı’ndan, su Efes Pilsen’den. Üstüne keşkül de Aydın Doğan’dan. Yeme de yanında yat!

..........Oyunda güncellemeler de yapan Erkal, kriz haberlerini, doların yükselişini, Irak savaşını ve Gazze dramını da eklemiş metne. Gazeteleri dikkatle takip eden yönetmen her sahnelenişte oyunun ruhuna uygun haberleri eklemeyi de ihmal etmiyor. Genco Erkal, bu güncellemelerin oyun boyunca ilgiyi diri tuttuğunu söylüyor.

Güncelleme = gişe garantisi! Genco Erkal bunu hep yapıyor! Oh ne âlâ! Gözyaşı ve acıyı paraya dönüştürebilme yeteneğini bayağı geliştirmiş bir Simyacı olan Erkal, bence, dramatik örgüye sahip olmayan, görsel gereçlerden yararlanarak, sadece insanların ilkel güdülerini harekete geçiren Sivas’93 oyununda da, bu yüzeyselliği, bu Simyacılığı başardı! Erkal, hem Kültür Bakanlığı çanağı yalıyor, hem Efes Pilsen tezgâhtarlığı yapıyor, hem çok pahalı bilet satıyor, hem de Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin sahibi adına düzenlenmiş Aydın Doğan Ödülü'nü alıyor. Bunları ne adına yaptığını iddia ediyor? Ne yazık ki, "sol" adına yaptığını iddia ediyor! Sol değerleri, emek değerlerini, gişe üzerinden, Efes Pilsen üzerinden, Kültür Bakanlığı üzerinden, paraya dönüştüren Erkal, hızını alamayıp, bu arada bir de Marx’ı "dönüştürüyor"!

..........Marx, dünyaya gelir gelmez "Ben Marxist değilim!" diye uyarıyor seyircileri. Görüşlerinin eksik okunduğundan şikâyet ederken, Stalinist uygulamaları, Sovyet Rusya'sını da eleştiriyor bir yandan. Genco Erkal'a göre oyun, Marx'ın fikirlerini günümüz şartlarında tekrar değerlendirme ihtiyacını karşılıyor.

Revizyonizm, reformizm... gibi kavramlar, sadece 12 Eylül Faşizmi öncesi kullanılan "mevsimlik" sözcükler olarak tarihe gömülmüş değiller. Günümüzdeki tartışmaların kavramsal boyutunu, magazin ötesine taşıyabilmek için de ihtiyaç var bu sözcüklere. "Marx, Marxist olmayacak; Lenin, Leninist olmayacak; hatta Stalin, Stalinist olmayacak."(!) Genco Erkal, "sol" değerleri temsil ettiğini iddia eden bir siyasal ve tiyatral tüccar olarak Kültür Bakanlığı çanağı yalayıp, Efes Pilsen tezgâhtarlığı yaparken, bir yandan da Aydın Doğan Ödülü’nü almak için ağzının sularını akıtabiliyor.

Böylece, "Devrim olmadı, sivil toplumculuk verelim" lafının siperlerine sığınabilmek için buna benzer durumlardan cesaret alabilen Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf (TAKSAV) gibi kuruluşlar da, yanılsama fabrikalarında ürettikleri düşleri, topluma biraz daha rahat itelemiş oluyorlar. Örnekse TAKSAV, nasıl olsa hiç kimse muhalefet etmez düşüncesiyle, 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talât Sait Halman'a, hem de "Emek Ödülü" verebiliyor.

Yineliyorum; oyunu izlemedim. İzleyip izlememe ikilemi yaşıyorum. İzlediğimde, oyuna yönelik de eleştirim olacaktır mutlaka. Sadece bir gazete yazısından bile, burnuma küflenmiş kokular geliyor. Oyunu izledikten sonra, nasıl bir koku saldırısına uğrayacağımı bilemiyorum.

..........Erkal'ın oyununda geleneksel tiyatronun etkisiyle olsa gerek, bir meddah tavrı seziliyor. Sanki Marx bir meddah kılığına girmiş de seyirciye derdini anlatıyormuş gibi çıkıyor sahneye.

Bir bu eksikti! Önce proletaryaya ve ardından Lenin’e "elveda" çekenler, şimdi de meddahlık kostümü giydirdikleri Marx’a "elveda" dedirtme hazırlığı içerisindeler. Lafı eveleyip geveleyeceklerine, "elveda" deseler de, Marx da kurtulsa ellerinden, biz de!

..........Din, ruhsuz kitlelerin ruhu kalpsiz bir dünyanın kalbi

Marx, gerçekten gelebilse de, onun görüşlerini revize ve reformize edenlerle çatır çatır hesaplaşabilse!

..........Marx'ın Dönüşü'nün en akılda kalan repliği ise 'ben dememiş miydim!..' Marx, yıllar evvel haber vermiş meğerse bugün yaşadığımız sıkıntıları. Kapitalizmin varlığını sürdürebilmek için bu kadar ustaca manevra yapabilmesine de şaşırmış ayrıca. Dünyaya geri dönen Marx'ın din üzerine söyledikleri de ezberleri bozan cinsten. Yıllarca 'dinin bir afyon olduğu' sözlerinin yanlış anlaşıldığından yakınan Marx, Genco Erkal'a göre dine inanmıyordu; ama dinin gerekli olduğunu düşünüyordu. "Din bir afyondur diyor. Afyon belki çare değildir, ama acıyı dindirmiş olabilir. Acıları azaltmaya yardımcı olur din diyor. Ruhsuz kitlelerin ruhu, kalpsiz bir dünyanın kalbi diyor din için."

Nasreddin Hoca'nın, uzun bir yolculuk sırasında çişi gelmiş ve bir kiraz ağacının altına işemiş. Rahatlayan Hoca, ağacın altında dinlenmek isteyince, uyuya kalmış. Uyanır uyanmaz acıkan Hoca, yerdeki kirazları "çişim şuna değmemiştir, buna değmemiştir" diyerek yemeğe başlamış ve tüm kirazları bitirivermiş.

"Marx’ın dine yaklaşımı öyle değil de böyleydi; ideolojiye yaklaşımı aslında şöyle de yorumlanabilir…" gibi sözler edilmeye başlanırsa, iş, Hoca’nın düştüğü duruma dek gelip dayanır. Marx’ı tanımlarken, bir de bakarız ki, elimizde Marx’tan başka her şeye benzeyen, ama Marx’a asla benzemeyen biriyle karşı karşıya kalmışız!

..........Marx'ın Dönüşü, ideoloji ile bezenmiş bir oyun değil. Sahnede kendisi, çevresi, ailesi ve arkadaşları ile alay eden, esprili bir insanla karşılaşıyor izleyici. Yaşadığı yıllara, ailesine ait görüntülerin sinevizyonla yansıtılması da seyircinin işini kolaylaştırıyor. Marx'ın fikirlerine önceden aşina olduğunu söyleyen Genco Erkal, bu oyunla onun aile hayatına dair çok şey öğrendiğini de itiraf ediyor.

Genco Erkal, ideolojiyle bezenen bir oyun sahneye koysa, ne Kültür Bakanlığı çanağı yalayabilir, ne Efes Pilsen tezgahtarlığı yapabilir, ne çok pahalıya bilet satabilir, ne de Aydın Doğan Ödülü alabilir. Tüm bunları rüyasında bile göremez. Daha izlemedim ama, Marx, kuyruğuna teneke bağlanan kediye dönmüş olabilir. Yine sinevizyon, yine "belgesel"! Genco bu numarayı bayağı iyi tutturdu. Tam bir imge canbazı. Erkal, Marx’ın fikirlerine aşina(!) olduğu gibi, biz de Genco’nun zikirlerine aşinayız!

..........Marx, oyunda, yanlış anlaşılmaları düzeltmek için bir saatlik izin alarak dünyaya dönüyor. Yanlış anlaşıldığı konulara açıklık getirirken, kendi yanlışlarını da itiraf ediyor. Kostüm ve makyajıyla Marx'a çok benzeyen Genco Erkal'a has tavırla devam eden oyun, Marx'ın geldiği yere dönmesiyle sona eriyor. Marx'ın Dönüşü 21, 22 ve 28 Mart'ta Muammer Karaca Tiyatrosu'nda sahnelenmeye devam edecek.

Aldığı "bir saatlik izin" bayağı işe yarıyor. Bu sayede Erkal, Kültür Bakanlığı çanağının 63.000 TL’lik bölümünü yalayıp, Efes Pilsen tezgahtarlığı yaptığı gibi, üstüne üstlük bir de Aydın Doğan Ödülü almayı beceriyor. Adam, tam bir canbaz, tam bir jonglör! Adam, bir koltuğa üç karpuz birden sığdırabiliyor. Marx’ın görüşlerini bir kostüm gibi giyinen, suratına bir maske olarak takınan Erkal, Marxistlerden toparladığı paralar sayesinde, sosyalist imgeleri kapitalistlere pazarlamayı sürdürüyor.

..........GENCO ERKAL:Bir meddah gibi sahneye çıkıyorum

İstersen bir kasap yada berber gibi çık. Ne fark eder ki? Senin için Marx yada meddahın hiçbir önemi yok. Toplumu politize, estetize, tiyatralize etmek istiyorsan, ilk önce Kültür Bakanlığı çanağı yalamayı bırakman gerekiyor.

..........Marx, bize ideolojisi, felsefesi ile sunuluyor hep. Evet bu kitapları yazmış, düşünceleri ileri sürmüş, ama onun altında olan insan nasıl bir insan? Açlıklar var, evin kirasıyla çocuklarını tatile yolluyor ya da piyano alıyor müziği sevsinler diye. Bu insancıl noktalar Marx'a daha sıcaklık katıyor.

Demek ki "ideolojisi, felsefesi" daha az sıcak yada daha soğuk. Tabii ki Marxizm, öncelikle işçi sınıfının ideolojisi, işçi sınıfının felsefesidir. Nâzım Hikmet'in "Sevdalınız komünisttir" sözünün ikincilleştirilmesi çabası gibi bir çaba hissediyorum Zamancı Yusuf’la, Zamane Genco’nun bu muhabbetinde!...

..........İlk söylediği şeylerden biri 'ben Marxist değilim'. Gelişime açık görüşlerinin bağnazca savunulduğundan ve adı kullanılarak çok bağnazca şeyler yapıldığından şikâyet ediyor. Kendi yanılgılarını da ortaya koyarak özeleştiri yapıyor.

Bir bu kalmıştı. Ölülerden de özeleştiri bekleme sürecine giriyoruz; ne mutlu(!) bizlere.

..........Tuluatın son temsilcilerine yetiştim. Bunun da etkisiyle her oyunda kendimi sahnede bir meddah olarak görmüşümdür.

Bence, önümüzdeki sezon, Fethullah Gülen’i sahneye taşımalı Genco Erkal. Yakışır. Hem de çok yakışır!

(Kaynak: Zaman)

MARX'ı "dönüştüren" Erkal, iftiracı Kazmacıbaşı ve iftiracı Özdemir Nutku'nun ellerinden Aydın Doğan Ödülü'nü almadan önce, "dönüşüm"ü Zaman'a anlattı

Ben sizin bildiğiniz Marx değilim!


Yusuf Gündüz
17 Mart 2009


Dünya ekonomik darboğazda, dev şirketler iflaslarını açıklıyor, kapitalist sistem çatırdıyor!

Ekonomistler, yazarlar hatta çizgileriyle karikatüristler bile ibresini sosyalizmin fikir babası, Das Kapital'in yazarı düşünür Karl Marx'a çevirmiş durumda. Böyle bir zamanda yanlış anlaşılmaları düzeltmek için o da geri dönmüş meğerse dünyamıza. Herkesin ekonomik krizi konuştuğu bugünlerde Genco Erkal, Amerikalı akademisyen Howard Zinn'in tek kişilik oyunu, "Marx'ın Dönüşü"nü, sahneye taşıyor. 14 yıl önce yazılan metin, oyunu hem yönetip hem de oynayan Erkal'ın eline 4 yıl önce geçmiş. 'Bunun nasıl bir zamanda oynanacağını bilmiyordum ve çok dar çerçevede insana hitap edeceğini düşünüyordum.' diyen Erkal, ekonomik krizin başlamasıyla oyunu sahnelemenin tam zamanı diye düşünmüş. Oyunda güncellemeler de yapan Erkal, kriz haberlerini, doların yükselişini, Irak savaşını ve Gazze dramını da eklemiş metne. Gazeteleri dikkatle takip eden yönetmen her sahnelenişte oyunun ruhuna uygun haberleri eklemeyi de ihmal etmiyor. Genco Erkal, bu güncellemelerin oyun boyunca ilgiyi diri tuttuğunu söylüyor.

Marx, dünyaya gelir gelmez "Ben Marxist değilim!" diye uyarıyor seyircileri. Görüşlerinin eksik okunduğundan şikâyet ederken, Stalinist uygulamaları, Sovyet Rusya'sını da eleştiriyor bir yandan. Genco Erkal'a göre oyun, Marx'ın fikirlerini günümüz şartlarında tekrar değerlendirme ihtiyacını karşılıyor. Erkal'ın oyununda geleneksel tiyatronun etkisiyle olsa gerek, bir meddah tavrı seziliyor. Sanki Marx bir meddah kılığına girmiş de seyirciye derdini anlatıyormuş gibi çıkıyor sahneye.

Din, ruhsuz kitlelerin ruhu kalpsiz bir dünyanın kalbi

Marx'ın Dönüşü'nün en akılda kalan repliği ise 'ben dememiş miydim!..' Marx, yıllar evvel haber vermiş meğerse bugün yaşadığımız sıkıntıları. Kapitalizmin varlığını sürdürebilmek için bu kadar ustaca manevra yapabilmesine de şaşırmış ayrıca. Dünyaya geri dönen Marx'ın din üzerine söyledikleri de ezberleri bozan cinsten. Yıllarca 'dinin bir afyon olduğu' sözlerinin yanlış anlaşıldığından yakınan Marx, Genco Erkal'a göre dine inanmıyordu; ama dinin gerekli olduğunu düşünüyordu. "Din bir afyondur diyor. Afyon belki çare değildir, ama acıyı dindirmiş olabilir. Acıları azaltmaya yardımcı olur din diyor. Ruhsuz kitlelerin ruhu, kalpsiz bir dünyanın kalbi diyor din için."

Marx'ın Dönüşü, ideoloji ile bezenmiş bir oyun değil. Sahnede kendisi, çevresi, ailesi ve arkadaşları ile alay eden, esprili bir insanla karşılaşıyor izleyici. Yaşadığı yıllara, ailesine ait görüntülerin sinevizyonla yansıtılması da seyircinin işini kolaylaştırıyor. Marx'ın fikirlerine önceden aşina olduğunu söyleyen Genco Erkal, bu oyunla onun aile hayatına dair çok şey öğrendiğini de itiraf ediyor.

Marx, oyunda, yanlış anlaşılmaları düzeltmek için bir saatlik izin alarak dünyaya dönüyor. Yanlış anlaşıldığı konulara açıklık getirirken, kendi yanlışlarını da itiraf ediyor. Kostüm ve makyajıyla Marx'a çok benzeyen Genco Erkal'a has tavırla devam eden oyun, Marx'ın geldiği yere dönmesiyle sona eriyor. Marx'ın Dönüşü 21, 22 ve 28 Mart'ta Muammer Karaca Tiyatrosu'nda sahnelenmeye devam edecek.

GENCO ERKAL:Bir meddah gibi sahneye çıkıyorum

Marx, bize ideolojisi, felsefesi ile sunuluyor hep. Evet bu kitapları yazmış, düşünceleri ileri sürmüş, ama onun altında olan insan nasıl bir insan? Açlıklar var, evin kirasıyla çocuklarını tatile yolluyor ya da piyano alıyor müziği sevsinler diye. Bu insancıl noktalar Marx'a daha sıcaklık katıyor.

İlk söylediği şeylerden biri 'ben Marxist değilim'. Gelişime açık görüşlerinin bağnazca savunulduğundan ve adı kullanılarak çok bağnazca şeyler yapıldığından şikâyet ediyor. Kendi yanılgılarını da ortaya koyarak özeleştiri yapıyor.

Tuluatın son temsilcilerine yetiştim. Bunun da etkisiyle her oyunda kendimi sahnede bir meddah olarak görmüşümdür.

(Kaynak: Zaman)