7 Mayıs 2009 Perşembe

Sanatı, siyasetler üstü bir yapı sanan 14. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali, Talât Sait Halman'a "Emek Ödülü" vermişti!

Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf (TAKSAV) tarafından, hem de "Emek Ödülü"yle onurlandırılan 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talât Sait Halman (Talât Sait Halman, the Minister of Culture of Turkey during fascist March 12th stroke, who has been awarded)
.
***
.
Aşağıya aktardığımız 14. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali'nin bize gönderdiği bülteni, özellikle "Sanat, siyasetler üstü bir yapıdır." sözüne kesinlikle katılmamakla birlikte, yine de yayınlıyoruz. (HB)


Yenikapı Tiyatrosu'nun yanındayız.


Basın Bülteni


Yenikapı Tiyatrosu’nun yanındayız. Sanatın ve sanatçının yanındayız.

Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nin teması hatırlanacağı üzere “Hayat Sanatla Güzel” idi. Sanat toplumları evrensel değerlere ulaştıran en barışçıl yoldur. Sanat, siyasetler üstü bir yapıdır. Bizler; sanatın her toplumun temel gıdası olduğunu biliyoruz. Sevgi ve barış sanatla inşa edilir.

Son günlerde sanatsal çalışmalara yapılan baskılar tekrar gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Özellikle tiyatro dünyası bundan ciddi şekilde olumsuz etkilenmektedir. Yenikapı Tiyatrosu'na karşı yapılan polis müdahalesi son yaşananıdır. Bu kabul edilemez bir durumdur. Yenikapı Tiyatrosu'nun oynadığı Palto isimli sokak oyunu Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nin sokak açılış oyunu idi. Ankaralı sanatseverler ilgi ile izlemişlerdi.

Gelecek yıllarda bunların yaşanmaması için “yaşanılır bir dünya için sanat” diyoruz. Yenikapı Tiyatrosu’nun yanındayız. Sanatın ve sanatçının yanındayız.

Tüm kamuoyuna bildirilir.

--
Berna ÖZDEMİR
Direktör Asistanı&Festival Sekretaryası
0 312 231 06 33
0 537 397 26 81
14.Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali
"Hayat Sanatla Güzel"

Biz, Sorun Yayınları'nın kitabını öneriyoruz!

Bugün burjuva ideologları, burjuvanın "akademik" lafazanları Marx'ın teorik çalışmalarını "bilimsel" bir kimlikle öne çıkartıp, Marx'ı filozof ve bilimadamı kimliği ile ehlileştirme çabası içine girdiler. Bu "söylemler" "sosyalist" saflarda da yankı buluyor.
.
(Kaynak: Sorun Yayınları)
.
-Francis Wheen ne yazsa okurum, hatta Marx biyografisini bile… Nitekim güvenim bu kitapta da boşa çıkmadı: Wheen'in üslubundaki sade zarafet, böyle bir konuda bile umulmadık biçimde mizahı yakalamayı başarması, bekleyebileceğimizden çok daha keyifli bir kitap ortaya çıkarmış.- Nick Hornby - Guardian
.
(Kaynak: 3. Abdülhamid)

6 Mayıs 2009 Çarşamba

VENEZÜELLA SINIR KONTROL HELİKOPTERİ KAZASINDA 17 KİŞİ ÖLDÜ

CANAN ATEŞ

Venezüella’nın Kolombiya ile sınır eyaleti olan Tachira Eyaleti’nde sınır kontrolü yapan Venezüella ordusuna ait Rus yapımı helikopterin El Capote Tepesi’ne çarpması sonucu gerçekleşen kazada 16’sı asker 17 kişi öldü. Kolombiya ile olan sınırın kontrolü ve istihbarat amaçlı devriyesinden sorumlu hava ekibinin tümünün hayatını kaybettiği kaza 3 Mayıs tarihinde, yerel saatle sabah 10.00 dolaylarında gerçekleşti.

Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chávez, pazar günleri gerçekleştirdiği “Alo Presidente” programında, dün (03.05.2009) bizzat kendisi bu kazanın haberini verdi. Ölenlerin yakınlarına başsağlığı dileyen Chávez, kazadan duyduğu üzüntüyü vurgularken, kazanın Barack Obama yönetimine de Venezüella’nın sınırlarını kontrol edip denetlediğinin acı bir kanıtı olduğu mesajını verdi.

Chávez, Washington’dan ABD İstihbarat teşkilatlarının çeşitli yöneticileri ağzından yapılan, Venezüella’nın “terörle” mücadele etmediği ve sınırlarını yeterince kontrol altında tutmadığı şeklindeki suçlamalarına,1 Mayıs dolayısıyla miting alanından yaptığı konuşmasında da sert bir şekilde yüklenmişti.

Ancak Chávez’in Kolombiya ile olan sınıra ilişkin yürüttüğü politika oldukça nettir ve Chávez, Venezüella’nın bağımsızlığının korunmasına dair en ufak şüphe taşımayacak denli de sağlam bir çizgi izlemektedir. Bunu da, geçen hafta FARC-EP ile Kolombiya devlet güçleri arasında çıkan çatışmada 10 Kolombiya askerinin ölmesinin ardından Chávez’den Venezüella tarafına kaçtıklarını iddia ettiği FARC militanlarını yakalayıp Kolombiya’ya teslim etmesini isteyen Kolombiya devlet başkanı Alvaro Uribe’ye verdiği yanıttan da görmek mümkündür.
29 Nisan 2009 tarihinde FARC-EP Karayip Bölgesi Martin Caballero Bloğu’na bağlı gerilla güçleri ile Kolombiya ordusu askerleri arasında Guajira bölgesinde çıkan çatışma sonucu 10 askerin ölmesi üzerine önce Kolombiya dışişleri bakanı Jaime Bermudez, hemen ardından da Alvaro Uribe, Chávez Hükümeti’nden Venezüella tarafına geçtiklerini iddia ettikleri FARC militanlarının yakalanıp kendilerine teslim edilmesini talep ettiler. Venezüella Dışişleri Bakanı Nicolas Maduro ile konuyu ilk olarak telefonda görüşen Jaime Bermudez, Maduro’dan FARC elemanlarının Venezüella’da herhangi bir “suç” işlemelerine izin verilmeyeceği biçiminde bir garanti almış olmasına rağmen, Chávez’in yanıtı çok daha net oldu. Meselenin Kolombiya’nın kendi iç meselesi olduğunu vurgulayan Chávez, Kolombiya’nın bunu kendisinin çözmesi gerektiğini belirterek, Venezüella açısından ise ulusal ve toprak egemenliğine herhangi bir müdahalede bulunulmasına izin verilmesinin mümkün olmadığını vurguladı. Kolombiya Devleti ve Uribe hükümetinin yürüttüğü kirli savaşa hiçbir şekilde destek olmayacağını diplomatik bir dille belirten Chávez’e bu yönlü bir talep, daha önce Kolombiya savunma bakanı Santos tarafından yaklaşık 2 ay önce gelmişti.

Santos, FARC’ın üst düzey yöneticilerinin Venezüella’da olduklarını iddia ederek gerekirse onları yakalamak için Venezüella’ya askeri bir operasyon yapabileceklerini dile getirmişti. 2008 yılı 1 Mart’ında ABD ile ortak bir operasyon düzenleyen Kolombiya hükümeti, Ekvator topraklarındaki gerilla kampına hava saldırısı düzenlemiş ve FARC Sekretaryası üyesi Raul Reyes ve onlarca gerilla ile ziyaretçilerin ölümüne neden olmuştu. O tarihten bu yana Ekvator ile Kolombiya arasında ciddi bir gerginlik yaşanmasının yanısıra Ekvator Devlet Başkanı Rafael Correa, her fırsatta Uribe’yi uluslararası hukuğu ihlâl eden bu saldırgan tavrı karşısında mahkûm etmekten çekinmemektedir.

Santos’un ABD’den yakın zamanda aldığı yüklü Plan Kolombiya bütçesine dayanarak yaptığı bu pervasızca çıkışına, Hugo Chávez ve Venezüella Başkan Yardımcısı Carrizalez tarafından “Venezüella’nın toprak bütünlüğüne dair en ufak saldırı girişiminin çok pahalıya malolacağı, sınırları birebir savunmaktan kendileri dahil hiçbir Venezüellalı devrimcinin çekinmeyeceği” biçiminde verilen cevap üzerine Uribe, ortalığı yatıştırmaya çalışmıştı.

Chávez, Uribe’nin “teröre karşı ortak mücadele” çağrısının ardında ABD emperyalizminin yalnızca Kolombiya eliyle değil direkt olarak kendisinin de Venezüella’daki süreci provoke etme girişiminin olduğunu açıkça görmektedir. Zaten FARC-EP de Venezüella Ulusal Meclisi tarafından 2008 Şubat ayında “savaşçı örgüt” olarak tanındığı için ortada “FARC terörü” ile ilgili hiçbir bir somut durum yoktur. FARC’ın Venezüella’daki sürece dair hassasiyeti ise oldukça nettir. Chávez de durumu Kolombiya’nın kendi iç meselesidir diyerek hiçbir provokasyona yer bırakmayacak denli iyi tanımlamaktadır.

Kolombiya’daki kirli savaş, ABD’nin tüm zorlamalarına rağmen Latin Amerika’da kendine hiçbir müttefik bulamamaya devam etmektedir.

Caracas, 4 Mayıs 2009

Tiyatronun yargısız infazcıları yalan makinesi, 3. Abdülhamid, tehditçi ve bileycilerin linç çağrısı yaptığı bir süreçte, Deniz Gezmişleri unutmuyoruz

Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı, sansür makinesi Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) yaşam cahili Yaşam Kaya, Bileyci Kurhan'ın linç çağrısı yaptığı bir süreçte, Milliyet gazetesindeki Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarıyla ilgili haberi okuyunuz. (HB)


'Deniz’in idamını 37 yıldır unutamıyorum'


Mehmet BULDU/İZNİK (Bursa), (DHA)


BURSA’nın İznik İlçesinde yaşayan Deniz Gezmiş'in avukatı Mükerrem Erdoğan, 6 Mayıs 1972 günü arkadaşları Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile birlikte idam edilen Gezmiş’in ölüm anını yıllardır unutamadığını söyledi. Erdoğan, “Bize adli tıp eğitimi alırken kişinin 1 dakikada öleceğini söylüyorlardı. Ayakları yere değen Deniz Gezmiş tam 25 dakikada can verdi” dedi.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın 6 Mayıs 1972 tarihinde Ulucanlar Cezaevi’nde idam edilmelerinin 37'nci yıldönümünde, Deniz Gezmiş’in avukatı olan ve Bursa’nın İznik İlçesi’ne 16 yıl önce yerleşen Mükerrem Erdoğan, infaz anını anlattı. Deniz Gezmiş’in 25 dakika süren can çekişmesi ardından ölümünü 37 yıldır unutamadığını, o dakikaların her gün gözünün önünden geçtiğini söyleyen Mükerrem Erdoğan şunları söyledi:

“Meslektaşım Halit Çelenk ile infazın gerçekleşeceği 6 Mayıs 1972 günü sabahı Ulucanlar Cezaevi’ne gittik. Cezaevinin avlusuna kurulan darağacını, başgardiyanın odasının penceresinden net bir şekilde görüyorduk. Biz geldiğimiz sırada Deniz Gezmiş odaya alınmıştı. Oturduğu yerden darağacını görüyordu. Hazırlıklar yapıldıktan sonra darağacına getirilen Deniz Gezmiş, ayağının altındaki sehpayı kendisi itti. Bu sırada ayağı masaya değiyordu. Savcı Yardımcısı Veysi Sami, celladı uyararak, ‘masayı çek, masayı çek’ diye bağırdı. Bu süre içinde Deniz’in bilinci büyük bir ihtimalle yerindeydi. Bu sırada biz cezaevi doktoru ile tartıştık. Yetkililer ise bize ‘Deniz çok ağır olduğu için ip kopmasın diye çift ilmik kullandık’ dediler. Darağacındaki kişinin o saniyelerde neler yaşadığını düşünebiliyor musunuz? Deniz’in boyunun uzun olduğunu bile bile, ayaklarının değeceği bir masa konulması, işkenceden başka hangi sözle açıklanabilir? Hukuk Fakültesi’nde Adli Tıp Eğitiminde bize kişinin bir kaç dakika içersinde öleceğini söylediler. Deniz Gezmiş’in ölümü tam 25 dakika sürdü.”

BİRBİRLERİNE İNFAZLARI İZLETTİLER

Mükerrem Erdoğan, Deniz Gezmiş'in idam edilişini odaya çağrılan Yusuf Aslan'a, Yusuf Aslan'ın ölümünün aynı odaya getirilen Hüseyin İnan'ın idamını dışarıdan gelen slogan ve sesleri duyduğunu, bu nedenle cesaret aldıklarını söyledi. Aslan ve İnan'ın boynuna tek ilmik kullandıklarını söyledi.

(Kaynak: Milliyet)

5 Mayıs 2009 Salı

Taraf gazetesi, linç ÇAĞRICILARından yaşam cahili Yaşam Kaya'nın kılavuzluğunda, Coşkun Büktel ve Hilmi Bulunmaz'ın linç edilmesi için taraf tutuyor!

Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı ile sansür makinesi Ahmet Ertuğrul Timur'un (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) kankası, yaşam cahili Yaşam Kaya imzasıyla yayınlanan Taraf gazetesindeki haberi aktarıyoruz. (HB)


Tiyatronun küfürle imtihanı


Yaşam Kaya
6 Mayıs 2009



Tiyatro dünyası internet sitelerinde dolaşan küfürlerle sarsılırken yayıncılar biraraya gelip küfürlere karşı kınama başlattı


Tiyatro yayını yapan Tiyatro... Tiyatro... Tiyatrodergisi.com.tr, Tiyatronline.com, Tiyatro Dünyası.com, Tiyatrom.com, Mimesis, Sahne, Teb Oyun, iatb-web.org ortak bir deklarasyon yayınlayarak tüm tiyatro camiasını ve sanat sever insanları yayınladıkları kınama metnine ortak olmaya çağırdılar.

Yazar Coşkun Büktel'in ve Bulunmaz Tiyatro Sanat Yönetmeni Hilmi Bulunmaz'ın kişisel blog ve sitelerinde tiyatro üzerine yayın yapan sitelere ve site yayın yönetmenlerine yönelik küfürlü yazıları tiyatro yayıncılarını harekete geçirdi. Prof. Özdemir Nutku'yu, DT koordinasyon toplantısında Coşkun Büktel'in eseri gündem yapıldığında, görevi gereği Fransızca yazılmış bir "Theope ile karşılaştım, Fransızca bilenler karşılaştırsın" sözünden yola çıkarak, Nutku'nun "ben kimseyi suçlamadım sadece bir bakılmasını önerdim" açıklamasını bile dikkate almadan, akıl almaz karalamalarla uzun süredir rencide etmektedirler. Bu durumu bilen tiyatro yayıncıları, Nutku'nun tarafsız kişiliğinden yola çıkarak, Nutku'ya destek çıkmışlardır. www.tiyatrom.com yayın yönetmeni Ertuğrul Timur, www.tiyatronline.com editörü Yaşam Kaya, Tiyatro... Tiyatro... ve www.tiyatrodergisi.com.tr yayın yönetmeni Mustafa Demirkanlı DT Kurulu'nda gündeme gelen bu olayın nasıl cereyan ettiğini bildikleri için, Coşkun Büktel'in karalama kampanyalarına alet olmaktan inatla kaçınmışlardır.

Yazar Coşkun Büktel'in yakın arkadaşı Hilmi Bulunmaz da Büktel'in Özdemir Nutku'ya cephe almayan tüm tiyatro yayıncılarına karşı karalama ve linç kampanyasına girişmiştir. Tiyatrom.com sitesinde yazan tüm yazarlara küfür edecek kadar ileri gitmiştir. Hatta Theope oyununun sözde oynatılmasını engelleyen Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin'e bile hakaret dolu yazılar yazmışlardır.

Hilmi Bulunmaz'ın küfürlerle dolu yazısını yayımlamadığı için Ertuğrul Timur'a yönelik linç girişimini sürdürmekten geri durmamışlardır. İnternet ortamında herkese saldırılarda bulunan Burak Caney adlı sahte kimlikteki kişinin Yaşam Kaya, Mustafa Demirkanlı ve Ertuğrul Timur olabileceğini söyleyerek "O... Çocuğu Burak Caney ve destekçileri" diye yazılar kaleme almışlardır. Burak Caney adlı sahte kişinin üzerinden yola çıkarak tiyatro dünyasının üç ismine tehditler ve küfürler etmişlerdir.

Bulunmaz'ın ve Büktel'in saldırıları akıl almaz boyutlara ulaşmıştır.

Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği sırf Prof. Özdemir Nutku'yu onur üyesi seçtikleri için Ku Klux Klan örgütüne benzetmekte, üyelerini aşağılamakta ve defalarca tekrarlamakta bir beis görmemektedirler. Mehmet Akan'a ve Lale Oraloğlu'na ölüm döşeğindeyken sırf dizilerde oynadıkları için hakaret eden Hilmi Bulunmaz, dizilerde oynayan tüm tiyatro insanlarına hakaret etmeyi sürdürmüş, buna karşılık dizi oyuncusu ve yazarı olan Coşkun Büktel'i görmezden gelmiştir.

Bu durumdan yola çıkarak yayınlanan dergi ve internet siteleri http://www.temiztiyatro.net adlı sitede ortak bir deklarasyon yayınlayarak, sanat çevresinden olsun ya da olmasın tüm kamuoyundan destek beklemektedirler.

(Kaynak: Taraf gazetesi, 6 Mayıs 2009, sf. 14)

Bulunmaz'ın notu: Linkleri biz verdik.
Aylık kültür, sanat, edebiyat dergisi Sanat ve Hayat'ın Mayıs sayısı çıktı.

Sanatın Ve Edebiyatın Dorukları
Tartışma Kültürü dosyası, bilimin ve sanatın doruklarına bu ay edebiyatın doruklarını ekledi. Frida, Şolohov, Neruda, Çehov ve Shakespeare’e dair yazılarla çağına ışık tutmuş bu sanat devlerinin yaşamları ve eserleri tartışma kültürü dosyasında bütünlüklü olarak ele alındı. Yazılar, kendi alanlarında her biri klasikleşmiş bu sanatçıların devrimci kimlikleri ile aydın kişiliklerini birlikte ele alıyor; evrensel sanatta ve entelektüel dünyada tuttukları yeri saptıyor. Devrimci kimliği ve sanatı ile adını tüm dünyaya duyuran Şilili şair Neruda’yı Sami Özbil, Sovyet Edebiyatı’nın lirik sesi Şolohov’u Doğan Durgun, sosyalist gerçekçi yazar Çehov’u Osman Özarslan, tüm yaratıcı gücünü tuvallerine yansıtan Frida Kahlo’yu Neslihan Akdağ, klasik tiyatronun zirvesi Shakespeare’i Nurten Baydemir kaleme alıyor. 20.yüzyıl felsefesi üzerine yapılan araştırmayı Mehmet Akaya, Postmodernizmin Felsefesi üzerine değerlendirmeleri de Yener Orkunoğlu’nun kaleminden okuyacağız.

Çağrışımlar dosyası Halk Kültürünün Tarihsel Dinamikleri başlığını taşıyor. Bu dosyada Anadolu’nun önde gelen ozanlarından Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu isimleri işleniyor. Yaşadıkları çağda devrimci kişilikleriyle kazınmış, adeta halkın önderleri olmuş ve toplumsal konularda söz söylemekten hiç çekinmemiş isimler… ‘Halk Şairinin Söz Ustası Karacaoğlan’ı Ahmet Nisan, ‘Pir Sultan Abdal ve Deyişlerinde Yansıyan Dünya’yı Ali Haydar Avcı, ‘Ezilenlerin Kavga Şairi: Dadaloğlu’nu Hasan Polat yazıyor. Bu isimlerin yanında Yaşar Kemal romanlarına yansıyan Köroğlu etkilerini Nurettin Ocak işliyor.

Sinemada Yeni Yüzler Yeni Sesler
Grafitti ise Türkiye Sinemasında Yeni Yüzler Yeni Sesler başlığını taşıyor. Bu başlık altında politik sinema üzerine genç yönetmenlerle yaptığımız röportajlar yayınlanıyor. Bunun yanı sıra, son yıllarda önem arz eden Kürtçe çeviri eserleri konusunu da Aykan Erden yazıyor. Resimli Ay’da bu ay da ustalardan öyküler incelemesine devam ediyoruz. Mayıs ayının Sait Faik’in ölüm yıldönümü olması sebebiyle Sinağrit Baba öyküsünün incelemesini Feyza Hepçilingirler yapıyor. Yıllardır Feyza Hepçilingirler’in öncülüğünde yürütülen BEKSAV Öykü Atölyesi, meyvelerini vermeye devam ediyor. Bu sayıda öğrencilerimizden Ahmet Güneşen’in öyküsünü sizlerle paylaşıyoruz. 19 Aralık Operasyonlarını kadınların gözünden işleyen ‘İçimizdeki Bahar’ kitabının eleştirisini Ester Sümeli yazdı.

Derginin yeni sayısı bayii ve kitapçılarda...

İletişim: 0216 346 85 70
E-posta: info@sanatvehayat.org

Linç ÇAĞRICILARına DESTEK VEREN TOPLULUKLARdan V.A.T.T OYUNCULARI'nın yönetmeni Uğur İpek'in gönderdiği haber!

(tiyatrolar birliği)
Oyun Gemisi Tiyatro Topluluğu'ndan; Albayın Karısı


Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi öğrencilerince oluşturulan ve yönetmenliğini V.A.T.T.'ın Genel Sanat Yönetmeni Uğur İPEK'İN üstlendiği "Oyun Gemisi Tiyatro Topluluğu" Hristo BOYÇEV'İN yazdığı, Hüseyin MEVSİM tarafından Türkçeye kazandırılan "Albayın KARISI" isimli oyunu 12 Mayıs 2009 Salı günü saat 20:00'de Ege üniversitesi MÖTBE Salonunda ve 22 Mayıs 2009 Cuma günü Saat 20:00 de Atatürk Kültür Merkezinde ilk kez seyircisi karşısına çıkacaktır.

Savaş yıllarında NATO uçaklarının gölgesinde, 24 numaralı bölge hastanesinin 6 nolu koğuşunda hayatları kesişen Bratoy, Yosif Dede, Kontuzov, Fero, William ve Külkedisi, Hayallerin büyüsü ile yaşarken istemeselerde bir anda gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalırlar.

Oyunun Adı:Albayın Karısı
Yazan:Hristo BOYÇEV
Çeviri:Hüseyin MEVSİM
Yöneten:Uğur İPEK
Oyuncular:Kotuzov: Alper EVCENDede: Ragıp BALATLIBratoy: Burak GÜLTEKİNWilliam: Onur KARADALFero: Orhan ATAŞKülkedisi: Tuğçe TANTOĞLUNine: Asiye Nur SALTANÇocuk: Seda ALTINDoktor: Tuğçe ASLANHemşire: Gizem ATEŞKadın: Ezgi ÇETİNGeneral: Gonca DEMİRKESENLeni: Dilay YURDAKUL

Işık Müzik Uygulama:Uğur SEZGİN

Not: Oyunlar Ücretsizdir.

Bulunmaz'ın notu: Yukarıdaki metni geldiği gibi yayınladık!

Linç ÇAĞRICILARına DESTEK VEREN TOPLULUKLARdan Yenikapı Tiyatrosu, gözaltılar ve baskılarla ilgili açıklama gönderdi!


(tiyatrolar birliği)
Gözaltılarla ilgili açıklamamızdır !


Gözaltılar, baskılar bizi yıldıramaz !

Bilindiği gibi yenikapı tiyatrosu son 3 gündür egemenlerin yasaklarına ve engellemelerine maruz kalıyor. 3 Mayıs günü Taksim’de 4 Mayıs günü Kadıköy’de oyunu engellenen Yenikapı Tiyatrosu bugün Taksim ve İzmirde yaşadıklarını olaylı bir biçimde de olsa protesto etti.

Taksimde İstanbuldaki engellemeleri protesto için toplanan ve Yenikapı Tiyatrosu oyuncularından Fırat Mert ve Nazlı Masatçı’nın içinde bulunduğu grup Taksim’e gittiğinde kendilerinden 7-8 kat fazla polis’in orada onları beklediğini gördü. Polisin uzlaşmaz tutumu ve tehditleri arasında basın açıklamasını hayata geçirirken bizler’de İzmirde Konak Kemeraltı girişinde toplanmış onlardan gelecek haberi bekliyorduk.

Konak’ta toplanan tiyatrocular engellenen oyunu sahenelemekle başladılar işe. Sonra basın açıklmasını okuyacakları sırada Taksim’den gelen haberler üzerine Taksimdeki basın açıklaması okunana kadar ve arkadaşları serbestçe basın açıklması alanını terk edene kadar oturma eylemi yapmaya karar verdi. Çok da uzun süren bir bekleyişin ardından haber gelmişti. Taksim’i emekçilere, işçilere, sanatçılara yasaklayan kolluk küvvetlerini oraya yığınak yapan egemenler küçücük bir azınlık karşısında bir kez daha kaybetmişti. Açıklama yapılmış ve herhangi bir müdahalede buunulmamıştı. Kararlı tutumumuzu bizi merakla bekleyen dostlarımızla paylaştıktan sonra Taksim’i bir kez daha kazanmamızın verdiği sevinci katılımcılarla haykırdık beraber. Ardından basın açıklamamızı okuduk. Ama dedik ya İstanbul’da arkadaşlarımızı beklediğimiz “serbestçe alandan ayrılma” bizi vurmuştu bu sefer. Ankara ve İzmirdeki çeşitli davalar bahane edilerek gözaltına alındım. Yanımda SGD başkanı Hayriye Çiçek’te alınmıştı. 6 saat Bozyaka TMŞ ve adliye koridorlarına vakit geçiritldikten sonra serbest bırakıldım.

Buradan bir kez daha tıpkı bugünkü basın açıklamasında yüzlerine haykırdığımız gibi haykırıyoruz.

DE-ĞİŞ-Tİ-RE-CE-ĞİZ !

Yaşadığımız bu kohnemiş dünyayı İnsandan, yoksuldan, halktan yana eşit ve adil bir dünya yapana kadar sürecek mücadelemiz. Biz saray duvarlarının ardındaki beslemeler değiliz, bizler bu halkın onurlu sanatçılarıyız.

Mücadelemiz onların barınma hakkı için, çevre ve insan katliamı olmaması için, yoksulluklarını önelemek, eşit işe eşit ücret için, ücretli köleliğe karşı, patronlara karşı ve onların korkuluklarına karşı, o korkulukların çocuklarının da süt içmesi için sürecektir.

İNADIMIZ İNAT ! SİZ YASAKLAYIN, ENGELLEYİN BİZ SOKAĞA ÇIKACAĞIZ !

ÜSTELİK YARIN BUGÜNKÜNDEN DAHA DA KALABALIK OLACAĞIZ !

GÖZALTILAR, BASKILAR BİZİ YILDIRAMAZ !

YARIN YİNE SOKAKTAYIZ !

YAŞASIN SANAT !

Yenikapı Tiyatrosu Yönetmeni

Orçun Masatçı

Not: Gözaltı sürecinde bizi hiç yalnız bırakmayan telefonla ve e-postayla desteklerini ileten tüm dostlarımıza teşekkürlerimizi iletiyoruz. Varlıkları umudumuzu arttırıyor ve mücadelemize güç veriyor.

Bulunmaz'ın notu: Yukarıdaki metni geldiği gibi yayınladık!

Bulunmaz'ın faşist sanata karşı sosyalist sanatı: Sanata soldan bakmak!

Hilmi Bulunmaz
4 Mayıs 2009

Birkaç ay önce, Özgür Tiyatro yöneticisi Özgür Başkaya telefonla beni arayıp, düzenleyecekleri "Sanata Soldan Bakmak" paneline benim de katılmamı istedi. Bu öneriyi hemen kabul ettim.

"Özgür Tiyatro'da 15. Emek Yılı" nedeniyle düzenlenen "Sanata Soldan Bakmak" paneli, hem bu panele katılmamdan önce, hem katılım ânında ve hem de katılımın sona ermesinin ardından bende yepyeni düşünce ufukları açtı.

Yalnız olmadığımı, yalnız olmadığımızı algılamama neden olan "Sanat Soldan Bakmak" panelini de kapsayan "Özgür Tiyatro'da 15. Emek Yılı" etkinliğinden son derecede hoşnudum. Bu süreç, hem tinsel ve hem de fiziksel anlamda rahatlamama neden oldu.

25-26 Nisan 2009 günlerinde katıldığım etkinlikler, kanıksanmış tiyatro anlayışına uzak duran ve kanıksanmış tiyatro anlayışını sorgulayan bir bağlam içeriyordu. İki gün içerisinde üç oyun izleyip, bir panele ve bir de foruma katıldım. "Özgür Tiyatro'da 15. Emek Yılı" etkinliği sürecinde üç konuşma yaptım.

Şimdi gelelim izlenimlerime. Öncelikle, izlediğim oyunlarla başlayayım söze.

Aynı zamanda Özgür Tiyatro'nun Genel Sanat Yönetmeni olan Özgür Başkaya'nın oynadığı tek kişilik "Aşkın Vatanı Yoktur" oyunu, Nâzım Hikmet'in şiirlerinin dramatizasyonundan oluşuyordu. Nâzım'ın "Taranta Babu'ya Mektuplar" şiirinin can bulduğu bu gösteri, oyuncunun yorgunluğu nedeniyle olsa gerek, birazcık ağır aksa da, son çözümlemede, insanın içine işleyen bir duyguyla sunulmuştu.

"Kendi ülkesinde kendi dilini istediği
gibi kullanamadığı için, Asya ve Afrika
dillerine merak saran bir İtalyan arka-
daştan, geçenlerde bir paketle bir mektup
aldım.
Arkadaşın adını yazmak istemiyo-
rum. Başı belaya girer. Fakat mektubunu
olduğu gibi aşağıya geçiriyorum."

Sanki Nâzım Hikmet, oyunun oynandığı Ankara Ekin Tiyatrosu'nun salonunda oturmuş, fısıltı halinde, izleyicilerin kulağına yukarıdaki dizeleri mırıldanıyordu.

Oyunun dekoru olarak kullanılan, başlarının dışında, bedenlerinin diğer kısımlarının pek bir önemi bulunmayan insanları simgeleyen demir malzeme, izleyicilerde bir irkilme duygusu oluşturuyordu. İnce bir inşaat demirinin üzerine kaynakla tutturulan "mask"lar, mavi, sarı, kırmızı, siyah renkleriyle, sadece çeşit olsun diye sahneye serpiştirilmiş sentetik bir görsellik içermiyordu. Aynı zamanda, ırkların bir arada bulunmasının oluşturduğu ahengi de vurguluyordu bu durum.

Dekor ve aksesuarlar hoşuma gitmesine karşın, oyuncunun giysisi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sanırım, yaklaşık olarak bir aya yayılan bir etkinliğin verdiği yorgunlukla, Özgür Başkaya, sahne dışı giysilerini, sahne için de kullanma hakkını kendinde görmüştü.

Nâzım'ın şiirsel tadını sözcük sözcük izleyiciye sunma gayretindeki oyuncu, şu sözlerle salona seslenince, giysinin oluşturduğu soru işaretlerini unutup, duygularımın damıtıldığını ve şiir tadında bir oyun izlemenin keyfini yaşadım:

"Kardeş, Sen Roma'yı kartpostallardan, tarih ve coğrafya kitaplarına basılan fotoğraflardan tanırsın. Taşları Sezar'ların ve Lejyon'ların kabartmalarıyla oymalı üç gözlü kapılar; kıyılarının yarısını fareler yemiş kocaman bir eleğe benzeyen Koliseum; Batrus resul kilisesi meydanı ve güvercinler; Palazzo Venezia sarayı, balkonu ve bu balkonda ağzı bir karış açık, sağ eli kalçasında, sol eli havada, öylece donakalmış Mussolini."

Kitap okuma alışkanlığı olmayan yada işlerinin yoğunluğu nedeniyle kitap okuma şansı bulunmayan insanların zevkle izleyebilecekleri "Aşkın Vatanı Yoktur" oyununu ısrarla ve hararetle öneririm.

"babasının yirmi beşinci kızı
benim üçüncü karım,
gözlerim, dudaklarım
taranta - babu.
sana bu
mektubu
içine yüreğimden başka bir şey komadan
yolluyorum
roma'dan.
bana darılma sakın
şehirlerin şehrinden sana gönderecek
kendi yüreğimden daha akla yakın
bir hediye
bulamadım
diye."

Özgür Tiyatro yapımı olarak izlediğim ikinci oyun ise, yine Nâzım Hikmet'e ait Jokond ile Siyau idi. Özgür Tiyatro'yu, "Kültür Bakanlığı Çanağı", yâni "T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Maddi Katkılarıyla" bağlamında eleştirmeme karşın, Jokond ile Siyau oyununu sevdiğimi söyleyebilirim. Özellikle Jokond rolündeki Esen Başkaya'nın başarımını görmekte yarar var.

Gençlerin ağırlıkta olduğu Özgür Tiyatro'nun sunduğu Jokond ile Siyau'dan bir tadımlık aktaralım:

"haydi çakmağı çakın.
yakın jokondu yakın
ilerleyen bir karaltı
bir parıltı
çakmağı çaktılar
jokondu yaktılar.
kıpkırmızı bir alevle boyandı jokond.
güldü içten gelen bir tebessümle
gülerek yandı jokond.
sanat, manat, eser, meser, filan, falan, ezel, ebet"

Dekor, giysi ve müziğin bir bütünsellik taşıdığı oyunda, çok küçük acemiliklerin dışında, göze batan bir olumsuzluk yoktu. Siyau'yu canlandıran oyuncunun biraz daha gayret etmesini önermeden geçemeyeceğim. Yineliyorum; Jokond'u canlandıran Esen Başkaya, son derecede işine yoğunlaşarak sahneye çıkıyor. Sâdece Başkaya'yı izlemek için bile bu oyun izlenebilir.

Jokond'dan bir tadımlık daha:

"luvur müzesinde artık canım sıkılıyor.
ve madem ki maziyle konuşmaktan 
çabuk bıkılıyor
ben
karar verdim bugünden itibaren
bir hatıra defteri tutmaya."

Özgür Tiyatro'nun sahnelediği üçüncü oyun, "Şair ile Postacı".

Pablo Neruda ile genç bir postacının dostluklarını sahneye taşıyan “Şair ile Postacı”, aynı zamanda, Şili özelinde faşizmin acımasızlığını yalın bir dille anlatabilen bir oyun.

Jokond ile Siyau oyununa göre, biraz daha “zayıf” bir tiyatral hava veren “Şair ile Postacı”, sanırım bir yorgunluk sürecinden geçiyor. Oyuncuların müthiş bir gayret göstermelerine karşın, oyunda çok iyi yürümeyen bir dramatizasyon söz konusu. Ancak, her şeye karşın, özellikle, Pablo Neruda’nın ülkesinden uzaklaştığı bir zaman diliminde, Postacı’ya bir kaset-çalar gönderip, ülkesinin dalga seslerini, kuş seslerini kaydettirip dinlemek istemesi, insanın içini yakan bir durum.

"Aşkın Vatanı Yoktur" ve "Jokond ile Siyau" oyunlarının dekorlarına göre, daha silik bir dekor içeren "Şair ile Postacı", dekor ve giysi takviyesi gereksiniyor.

Ayrıca oyuncular, oyunculuk çalışmalarına biraz daha özen göstermeliler.

Tüm olumsuz koşullarına karşın, Özgür Tiyatro'da emek harcayan hemen hemen herkesin emekçi olması, bu tiyatroyu sosyalist dünya görüşüne hizmet etme anlamında ivmelendiriyor. Benim de uzun yıllardır savunduğum bir tiyatral görüşün uygulama aşamasında çok büyük sıkıntı yaşamayan Özgür Tiyatro, özgürlüğünü, sahneye çıkan oyuncuların, "başka işler" yapabilme gücünden alıyor.

"Sanata Soldan Bakmak" paneline gelirsek; ilk turda onar dakika konuşabilme hakkına sahip olan konuşmacılar, ben de içinde olmak üzere, bu dakikaları pek sağlıklı kullanabildiğimiz kanısında değilim.

Özgür Başkaya'nın yönettiği panele katılan kişiler şunlardı: Orhan Aydın, Erbil Göktaş, Orhan Kazbek, B. Sadık Albayrak, Mehmet Sarıoğlu ve Hilmi Bulunmaz. Semih Çelenk ise, geleceğini belirtmesine karşın, "bir başka işi" çıktığı için "Sanata Soldan Bakmak"tan vazgeçmişti.

Panelin yöneticisi Özgür Başkaya, ilk sözü Orhan Aydın'a verdi. Sayın Aydın, daha çok ajitatif bir söylem geliştirip hamaset ağırlıklı bir konuşma yaptı. Konuşmasını tamamıyla bir doğaçlama potpurisi olarak sunan Aydın, Tiyatro Oyuncuları Derneği (TODER) Başkanı Ulvi Alacakaptan'ın, Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölümü nedeniyle 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nü ertelemesini de gündeme getirdi. Aydın'ın, faşist bir önderin ölümü sonucu, Tiyatro Günü'nün bir hafta sonraya ertelenmesi nedeniyle yaptığı eleştiriye katılmamak elde değil. Biz, her ne denli, emperyalist bir mantıkla örgütlenen 27 Mart Dünya Tiyatro Günü anlayışına karşı olsak da, faşist bir önderin ölümü nedeniyle, bu günün ileri bir tarihe atılmasından yana değiliz. Eğer, salt Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölümü nedeniyle, Tiyatro Günü ertelenmişse, biz de bu konuda Aydın'ın yanında olduğumuzu, buradan belirtmek durumundayız. Ne var ki, belleğim beni yanıltmıyorsa, Aydın, konuşmasında Muhsin Yazıcıoğlu'nun adını anmadı, anmak istemedi. Aradan bir hafta geçmesine karşın, panelde yaptığımız video çekimini hâlâ izleyemediğim için, "belleğim beni yanıltmıyorsa" koşulunu getiriyorum. Biz, bir eleştiri yapılırken, eleştirilen kişi, kurum ve kuruluşların adlarının anılmasından yanayız. Hem faşizme karşı söylem geliştirip, hem de Yazıcıoğlu'nun adını anmamak, son derecede uzak durduğumuz bir konu. Bu arada, Aydın, gerekirse TODER'i basıp yöneticilerini dövebileceklerinden bahsetti. Allah'tan salonda bulunan Coşkun Büktel, bu tavrın hiç hoş olmadığını, karşıtlarımızın tarzına benzer bir tutum içerdiğini belirtince, Aydın kendine gelip, söylediklerinin aslında "şaka" olduğunu dile getirmek zorunda kaldı.

Erbil Göktaş, son derecede sakin bir dil kullanıp, akademisyenliğinin verdiği rehavetle konuşarak, soldan yana sanat yapmanın zorunluluğunu anlattı. Özellikle yanında getirdiği kitaplardan alıntılar yaparak konuşan Göktaş, izleyenlere güvence veren bir tutuma sahipti.

Orhan Kazbek, her zaman olduğu gibi, hamaset yapmak yerine, ısrarla ve inatla, bilimsel sosyalizmin gerekliliği olan işçi sınıfı kültürünün zorunluluğunu belirterek, "Sanata Soldan Bakmak" için, mutlaka işçi sınıfının iktidarına giden yolda yürümek gerektiğini belirtti.

B. Sadık Albayrak ise, sadece tiyatro sanatıyla sınırlı tutmadığı konuşmasını, tümel olarak, sanatsal kaygılarla sınıfsal kaygıların koşut olması gerekliliğinin altını çizdi. Bir film yönetmenin anılarını da gündeme getiren Albayrak, böylelikle konuşmaların tiyatro sınırları içerisine hapsedilmesinin önüne geçmiş oldu.

Mehmet Sarıoğlu, sanatsal durumla tarihsel durumu ilişkilendirerek yürüttüğü konuşmasında salonda bulunan izleyicilere önemli bir tarih perspektifi kazandırma gayreti içerisindeydi.

Hilmi Bulunmaz, soyut kolektif önerilerinden çok somutluktan yana olduğunu belirtirken, özellikle ad vererek Büyük Birlik Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin içerdiği faşizan tavırlara karşı ortak refleks geliştirilmesi önerisinde bulundu.

"Sanata Soldan Bakmak" için dernekler, vakıflar, meslek odaları, demokratik kitle örgütleri, sendikalar, dergi çevreleri, siyasi partiler, kültür-sanat temsilcilerinin katılımıyla bir de forum düzenlendi. Bu forumda Hilmi Bulunmaz, OYUN dergisi adına ilginç bir konuşma yaptı. Forumda en ilginç konuşmalardan birini de, Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) temsilcisi yaptı. Devletin kültür politikasını sert bir dille eleştiren SDP temsilcisi, Devlet Tiyatroları’nın derhal kapatılmasını talep etti. Bizim de desteklediğimiz bu görüş, hoşumuza gittiği için, biz de bu doğrultuda bir konuşma yaptık.

Son etkinliklerden biri de "Belgelerle Özgür Tiyatro" idi. Bu etkinliğin ardından yapılan, "Özgür Tiyaro Konuşmaları"nda da renkli bir konuşma yapan Hilmi Bulunmaz, Özgür Tiyatro'nun sorumluluğunun bilincinde olan bir tiyatro olduğunu dile getirdi.


Su Gösteri Sanatları Sahnesi: Orhan Aydın Yalan Söylüyor
.
.
Orhan Aydın'ın açıklamalarından sonra Su Gösteri Sanatları Sahnesi'nden gelen açıklamayı aynen iletiyoruz.


ORHAN AYDIN YALAN SÖYLÜYOR!


SU GÖSTERİ SANATLARI SAHNESİNDE YAĞMA YOK SOSYALİZM VAR!

Orhan Aydın tarafından yapılan “TİYATRO SEYİRCİLERİNE, BASINA VE TARAFLARA…” adlı açıklamaya dair.

Orhan Aydın Açıklamasına “Geçen yıl Mart ayında, Genel Sanat Yönetmenliğim altında kurulan… “ diye başlamış. Hemen düzeltmek isteriz ki SUGÖSTERİ SANATLARI SAHNESİ kamu oyununda bildiği gibi NAZİF USLU, NURHAN USLU ve DENİZ ATAM tarafından kurulmuştur. Orhan Aydın SAKINCALI PİYADE oyunun Genel Sanat Yönetmenliğini yapmıştır.

Orhan Aydın açıklamasına “SAKINCALI PİYADE oyunundaki hareket düzeni, ışık, efekt, dekor kostüm, aksesuar, film tasarımı, afiş Tasarımı, tiyatronun amblem tasarımı ile oyunun rejisi üstündeki tasarrufumu geri çekiyorum.” Şeklinde devam etmiştir. Oyunun künyesine bakıldığında Işık Tasarımı YÜKSEL AYMAZ a aittir ve doğal olarak bu tasarım hakları Yüksel Aymaz a aittir. Efekt tasarımı ise ERSİN AŞAR tarafından yapılmıştır. Doğal olarak bu konudaki tasarruf da ERSİN AŞARA aittir. Bir diğer husus da Reji konusudur. Oyunun Rejisi MEHMET ULAY a aittir ve bu konudaki tasarruf da MEHMET ULAY a aittir. Mehmet ULAY ekibi ile birlikte oyuna devam ettiği sürece bu konudaki haklarda kendisinde saklıdır.

Orhan Aydın yazısına “Tiyatromuzun içine itildiği çürümenin en net örneği olduğuna inandığım ekteki belgeyi (sözde afiş) paylaşarak, ardımızdan gelen kuşakların bu ve benzeri namussuzluklara yenik düşmemeleri için, ortak bir akıl ve çaba içinde olmaları gerektiği gerçeğini, bir kez daha yinelemek istiyorum.” Orhan aydının yazısına ek olarak iliştirdiği resmin tiyatromuz ile hiçbir ilgisi yoktur. Ekte Almanya’da yürütülen çalışmada kullanılan AFİŞ, BROŞÜR ve GAZETE ilanları bulunmaktadır. Bu belgeler Orhan Aydının yalanını ortaya koymaya yeterlidir.

Bizler SU GÖSTERİ SANATLARI SAHNESİ kurucuları ve emekçileri olarak; sahtekarlığı,dolandırıcılığı ayyuka çıkmış ayak üstü bin tane yalan söyleyen kim olduğu tüm sanat çevresi tarafından bilinen Orhan Aydın gibi değiliz. Bizler DEVRİMCİ, YURTSEVER ve KOMİNİSTİZ. Bizler sahtekârlara bu güne kadar pirim vermedik ve vermeyeceğiz.

ORHAN AYDIN’IN SU GÖSTERİ SANATLARI SAHNESİ VE SAKINCALI PİYADE OYUNUNA YÖNELİK HİÇBİR TASARRUF HAKKI YOKTUR.

Tüm Kamuoyu bunu böyle bilmelidir.

SAYGILARIMIZLA

SU GÖSTERİ SANATLARI SAHNESİ

SAKINCALI PİYADE OYUNU EKİBİ

VELEV-Kİ TARTÜF OYUNU EKİBİ

(Kaynak: Tiyatro Dünyası)