12 Mart 2009 Perşembe

EKD (Emekçi Kadınlar Derneği), Atılım Gazetesi, ESP (Ezilenlerin Sosyalist Platformu), BEKSAV (Bilim Eğitim Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı), SGD (Sosyalist Gençlik Derneği, Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi gibi yasal kurum ve çalışanlarına yönelik gözaltı terörünü kınıyor, gözaltına alınan 60’a yakın gazeteci, yazar, sanatçı ve aktivistin derhal salıverilmelerini istiyoruz!..

Seçim çalışmalarının hız kazandığı, kapitalist krizin yükü altında ezilen işçi ve emekçilerin arayış içerisinde olduğu, düzeni sorguladığı, devrimcilerin, sosyalistlerin ve yurtseverlerin seçim kürsülerinden faşist rejimin kirli oyunlarını açığa çıkardıkları, sosyalistlerin devrim ve sosyalizm alternatifini büyüttükleri böylesi bir süreçte yapılan baskın ve gözaltı terörü, seçimlere yönelik müdahale olduğu kadar seçim sonrası devreye sokulacak kapitalist “çözüm” paketlerinin de habercisidir. Polisin baskınlara ilişkin yaptığı “Seçimler sonrasında olaylı gösterilerle siyasi ortamda kargaşa oluşturma hazırlığı yapıldığı duyumları üzerine operasyon yapıldı” açıklaması iddiamızı doğrulamaktadır.

İşçi ve emekçi kadınlar;

Bu saldırı ezilen ve sömürülen yoksul milyonlara ve bizedir. Gücünü biz işçi ve emekçilerden, yoksul milyonlardan alan devrimci, sosyalist basın ve kurumlara yönelik saldırı doğrudan bizlere yapılacak saldırının habercisidir. Önce sesimizi ve örgütlerimizi elimizden almak istiyorlar. Ekonomik, politik saldırılar için, sosyal haklarımıza yönelik saldırılar işin ortamı hazırlamaya çalışıyorlar. Ve her zaman olduğu gibi saldırılardan ilk etkilenenler, ilk işsizleşecekler, ilk sosyal hakları tırpanlanacak, ailede, sokakta, işyerinde toplumsal çürümenin ilk kurbanları olacak bizler, biz kadınlarız.

Bu nedenle; yapılan saldırılar öncelikle bizedir diyerek başta EKD (Emekçi Kadınlar Derneği) yöneticileri olmak üzere gözaltına alınan tüm sosyalistlerin serbest bırakılması için sizleri protestolarınızı yükseltmeye, mücadelelerinizi büyütmeye çağırıyoruz.

Saldırı; söz, eylem ve örgütlenme haklarına yönelmiş bir saldırıdır. Tüm devrimci, demokrat, sosyalist ve yurtsever kadınları, saldırıya karşı birleşik gücümüzü örmeye çağırıyoruz.

Söz, eylem ve örgütlenme haklarına yönelik saldırılara son!

Gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılsın!

AvEG Kon
Kadın Komisyonu

avegkon_women@yahoo.co.uk

Sansürcülerin sesimizi kesmek istediği bir süreçte, Temel Demirer, Tavır'da yayınlanmış bir röportajını, bize de göndererek dayanışma örneği gösterdi!

DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ VE AYDININ MİSYONU[*]


Temel Demirer
12 Mart 2009


............................................."Kendi yüreğimden korktuğum
.............................................kadar ne papadan,
.............................................ne de papazlardan korkuyorum."
[1]


Tavır Dergisi’nin sorularına yanıtlarım; Bob Marley’in, “Kendini yargılamadan başkalarını yargılama; yargılanmaya hazır değilsen kimseyi yargılama…” uyarısını “es” geçmeden; “Bütün bildiğim, bir şey bilmediğimdir,” diyen Sokrates’in içtenliğiyle, kısaca şu(nlar)…

1-) Düşüncelerinizi yayınlama suçu işleyeceğiz, işlediğiniz suçlardan biraz bahseder misiniz?

“Gökyüzünden başka sınır yok,” bilinciyle; eleştirip-itiraz edenlerin, “Hayır” diyenlerin sürdürülemez kapitalist vahşet tarafından Engizisyon bile parmak ısırtan F-Tipi maharetle mahkûm edilmek istendiği hazin bir çağda yaşıyoruz!

“Ben”, “Hrant’ın katili devlettir” dediğim için TCK 301 ile 216’dan Ankara 2. Asliye Ceza’da; ya da “Mercan’da katledilen Ökkeş oğlumdur” dediğim için “3713 sayılı TMK’nun 7/2; 5237 sayılı TCK’nun 53/1 maddelerince” Malatya 3. Ağır Ceza’da yargılanıyorum…

Kim bilir; belki siz de, “cevval bir savcı” tarafından, ben bunları Tavır’ın sayfalarında ifade ettim dedim diye yargılanacaksınız…

Bu; “demokratik” diye ambalajlayıp/ sunmaya kalktıkları, oligarşik zorbalıkta böyle…

Ama “bu böyle” diye; buna boyun eğecek de değiliz; tıpkı, “İnsanın özgürlüğü, kendisine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir,” diyen J. P. Sartre’ın deyişindeki üzere…

2-) Temel Demirer kendini nasıl tanımlıyor?

“Yalnızca bir kez dilim tutuldu. Biri bana, ‘Sen kimsin?’ diye sorduğunda,” diyen Halil Cibran ne kadar da haklı… Çok “kazık” bir soru bu…

Hâlâ “Tek yol devrim” diyen; Filistin’de tankın önüne sapanıyla dikilen çocuğun cüretine hayranlık duyan; Che’nin Bolivya’da ölmediğini, bir Condor olup tüm dünyayı özgürleştirmek için gökyüzüne çıktığını söyleyen Valle Grande’li köylüye inanan; unutmayan, unutmanın ihanet olduğundan şüphe duymayan; Sibel’e sevdalı sıradan biri desem yeter mi?

“Yetmez” derseniz sözü, 11 Ocak 2004 tarihinde kaleme almak zorunda kaldığım, böyle durumlarda da, müracaat ettiği “Özgeçmişim”e bırakıyorum…

“Özgeçmiş’im istendiğinde önce şaşırdım...

Ardından da başladım kara kara düşünmeye: Ne diyebilirim diye?

Kendimden söz etmenin pek anlamlı ve ‘şık’ olmadığına inanan biri olarak çok düşündüm...

Ne yazacağımı kestiremedim...

Ve nihayet şunları diyebilmenin en doğrusu olduğuna karar kıldım...

‘İnsana ait hiçbir şey bana yabancı değil,’ diyen(lerden);

dünyaya aşağıdan bakan(lardan);

kendi kuşağımla müthiş bir serüveni yaşayan(lardan);

yaşadıklarımdan asla pişman olmayan(lardan);

ve hatta yaşadıklarımı yaşamış olmayı bir onur ve şans addeden(lerden);

John Maxwell’in, ‘İnsanlar, onları ne kadar umursadığımızı bilmedikçe, ne kadar bildiğimizi umursamazlar...’; Bertolt Brecht’in, ‘Yenilgilerimiz, rezalete karşı savaşa katılanlarımızın yeterince kalabalık olmadığından başka bir anlama gelmez’; V. İ. Lenin’in, ‘Silah kullanmasını öğrenmeyen, silah elde etmeye çalışmayan bir ezilen sınıf, ancak köle muamelesi görmeye layıktır,’ sözlerine müthiş değer veren(lerden);

sevdasız kavga, kavgasız sevda olmaz diyen(lerden);

bir afet-i devrana aşık olan(lardan);

hâlâ ‘tek yol devrim’ gerçeğine bağlı olan(lardan);

ve nihayet ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek!’ diyen(lerin) safındaki sıradan, vasıfsız, herhangi biriyim...

54 tevellütlüyüm... Kemal’den olma Necla’dan doğmayım... Çorum ili Kale mahallesi nüfusuna kayıtlıyım...

Okur yazarım...

Ve nihayet hâlen ‘sakıncalı’ dedikleri(nden) ve GBT’lerindeyse sabıkalıyım...”

3-) İçinde bulunduğumuz dünyada ve kapitalist sistemde aydın misyonunu tanımlayabilir misiniz?

Ben “aydın” değilim; ne bileyim İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Haluk Gerger gibi aydın olmak için daha “kırk fırın ekmek yemem” gerek…

Ancak “aydın deyince ne anlıyorsun?” derseniz…

Aklıma hemen, Fransa Naziler tarafından işgal edildiğinde, direnişe katılan, Monte Rouge’de (Kızıl Tepe’de) kendini kurşuna dizen Alman askerlerine, “Alman proleterleri, kardeşlerim, umudunuzu kurşunluyorsunuz,” diye haykıran İşçi Üniversitesi kurucusu felsefe profesörü George Politzer gelir…

Aslı sorulursa Aydın iktidara devrimci olan hakikâti söylemekten geri adım atmayan; bunun faturası neyse onu da ödemekte hiçbir ikircime düşmeyendir…

Aydının görevi, insan(lık)ın özgürleşmesi yolunda hâkim ideolojinin klişelerine, indirgeyici kategorilerine başkaldırının önünü açmaktır…

Edward Said’in ifadesiyle,

“Gerçek entelektüeller kazığa bağlanıp yakılma, sürgüne gönderilme, çarmıha gerilme riskine girmek durumundadırlar. Güçlü kişiliklere sahip, su katılmadık bireyler olmak zorundadırlar; her şeyden önce de statüko karşısında daimi bir muhalefet durumunda olmaları gerekir...

“Nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerde susmak, şövenist kabadayılıklara, tantanalı döneklik ve günah çıkarma törenlerine rağbet etmek bir entelektüelin kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır... entelektüel mümkün olduğunca geniş bir halk kesimini seslenir (onları küçümsemez), bu kesim onun doğal muhatabıdır...

“Entelektüelin tek dayanağı ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğüdür: Bu özgürlüğü savunma hattını gevşetmek veya dayandığı temellerden herhangi birinin kurcalanmasına göz yummak entelektüelin işine ihanet etmesi demektir...”[2]

Ama bir dakika…

Benim indimde “aydın”, post-modern zamanlarda, kimilerinin birbirlerine bol keseden dağıttığı -çoğunlukla da “AB” ile “Soros”a endeksli- bir ulufe değildir!

Bu “ulufe”nin yarattığı “aydın(ımsı)lar”ı; “Hamur yoğurmak istemeyen, beş gün un elermiş,” diyen Yunan Atasözü ile tanımlamak mümkündür…

4-) Düşüncenin evrimi dersek, uzun bir zaman dilimi alır. Ülkemiz özgülünde 12 Eylül öncesi ve sonrası düşüncenin özgürlüğünün evrimini anlatır mısınız? Gelinen noktada bugün durum nedir?

12 Eylül, tarih(imiz)in tanık olduğu en çaplı saldırganlık ve yıkımdı…

Ancak onu betimleyen, “saldırganlık ve yıkım” kadar; hatta ondan da öte devreye soktuğu neo-liberal eksenli yabancılaş(tır)madır…

12 Eylül’ü takip eden kesitte, yabancılaş(tırıl)mış memleket(imiz)in, postmodern Türk(iye) insanının ve “münevveri”nin hâli vahimdir...

İnsana, aklına güvenini yitirmiş postmodernite dört yanı kuşatırken bir pespayeleşme, bir akıl tutulması yaşan(ıldı) ki, değme gitsin...

Çürüme, yabancılaşma, kokuşmuşluk kendini; siyasetten kültüre dek vazgeçişle, kaçışla yaratıyor...

Böylelikle kapitalist talan, yağma, avanta düzeninde, bütün etik değerler de başkalaştırıldı...

Her cümleye “Ben”le başlanan... “Ben”le yatılıp/ kalkılan... Dünyanın “ben” diye haykıranların çevresinde dönüğü sanılan... “Ben” ve “Benim”in “vahşet kesiti”ydi bu... Hani; “Ben”in içindeki “biz”i, “biz”in içindeki “ben”i gözden, akıldan ve yürekten çıkaran bir akıldışılık kesiti...

Hayatın metalaştırıldığı, dünyanın bir imaja tahvil edildiği, gücün parayla ölçüldüğü, televole Türkiye’si yaratıldı…

Kapitalist kültür endüstrisi insan(lık)ın hâl(ler)ini tüketim yanılsamasına endeksledi…

Bu kapsamda kapitalist kültür, her şeyi metalaştıran bir yapı olarak işlev görürken kendisini de parça parça satışa sundu. Toplumsal değerler ve normlar erozyona uğratılırken; Spinoza’nın, “İnsan, köleliğin ayırdına vardığı ölçüde özgürdür,” uyarısı unutuldu/ unutturuldu…

Sonra da popüler kültür diye adlandırılan, insanları kendileri ve bu dünyada olup bitenler üzerinde, yaşamın anlamı üzerinde düşünmeye değil, fakat hep kendileri gibi’lerden oluşma sürüler içerisinde yaşamaya, o sürülerle en yoğun düzeyde uyum sağlamaya iten, insanlara eğlence ve boş zamanlarını doldurma adı altında düşünmelerine zaman ve olanak sağlamayacak pespayelikleri sunarak sonunda onları giderek anonimleşen iktidarların pençesine iten yönelim, topraklarımızın hatırı sayılır bölümü üzerinde de iktidarını pekiştirdi…

Ve geldik neo-liberal yıkımın/ küreselleşmenin karaya oturduğu krizden insan manzaralarının dünyasındaki Türkiye’ye…

Jean Ziegler’in, mevcut krizi bir “uygarlık krizi” olarak betimlediği ufukta artık hiçbir şeyin eskisi gibi olması mümkün değil!

Şimdi burjuvaların devri saadetinin nihayete erdiği bir ufuktayız…

Her şey çok, ama pek çok başka olacak; inkârın inkârı diyalektiğindeki üzere…

5-) Düşüncenin özgürlüğünün sınırı var mıdır?

Nasıl ve hangi “gerekçe”yle olursa olsun, düşünce ve ifade özgürlüğü “suç” değildir ve kısıtlanamaz!

Çünkü düşünceyi açıklama özgürlüğü, belirli bir düşüncenin açıklanmasının yanı sıra açıklanan düşünce etrafında örgütlenme hakkıdır. Salt düşünce, kişinin iç dünyası ile ilgili bir olgudur. Kişinin “düşünmek” yeteneğinin sınırlandırılması veya engellenmesi düşünülemez ve esasen bunun olanağı da yoktur.

Honoré de Balzac’ın, “Düşünmek görmektir”; Platon’un, “Düşünmek, ruhun kendi kendine konuşmasıdır”; S. Eugel’in, “Fikirler elektrik akımı gibidir, birbirini tutuşturur”; Marcus Aurelius’un, “Aklın gücüne hiçbir engel karşı duramaz”; Victor Hugo’nun, “Zamanı gelen bir fikrin gücüne hiçbir ordu karşı koyamaz,” sözleri unutulmadan...

Bu noktada hakikât anlatıcılığının, ne pahasına olursa olsun, susmaz, susturulamaz olduğunu da belirtmeliyim…

Michel Foucault’nun tanımıyla, dürüstlüğün kanıtı cesareti olan hakikât anlatıcılığıdır. Yani Yunan felsefesindeki ifadesiyle bir parrhesiastes olmak, özgür düşünce ve ifadeyi vazgeçilemez yani “olmazsa olmaz” ilan eder.

Bu bağlamda “Parrhesiastes”, “Konuşmacı özgürlüğü kullanır[ken]: kandırma yerine dürüstlüğü… Sahtelik ya da sessizlik yerine hakikâti… Hayat ve emniyet yerine ölümü… Yaltaklanma yerine eleştiriyi… Kendi çıkarlarını koruma ve ahlâki kayıtsızlık yerine ahlâki ödevi tercih eder”![3]

Bunun için de Rıfat Ilgaz’ın, ‘Bu da Bir Özgürlük Şiiri’ başlıklı dizesindeki üzere, “Tek suçunuz hür insanlar gibi konuşmak” ise, elden ne gelir?

Fransız sosyalizminin önderlerinden (1859-1914 yılları arasında yaşamış) Jean Jaurès’nin, “İnsan için kutsal, yani irdelenmesi, tartışılması yasaklanmış hakikât yoktur; dünyada en değerli şey düşünce özgürlüğüdür; iç ya da dış hiçbir kuvvet, hiçbir iktidar, hiçbir dogma aklın sürekli araştırma çabasını sınırlayamaz; insanlık evrende büyük bir soruşturma kuruludur. Hiçbir yönetim, hiçbir yer ya da gök düzeni onun çalışmalarını bozamaz, kısıtlayamaz. Bizden gelmeyen her hakikât kuşkuludur; bağlandığımız şeyler karşısında dahi eleştiri duyumuz hep uyanık kalmalı, bütün tasdiklerimize ve bütün düşüncelerimize gizli bir başkaldırma karışmalıdır. Eğer Tanrı fikri elle tutulur bir kılığa girseydi, eğer kalabalık içinde gözle görülseydi, o zaman, ilk ödevimiz ona baş eğmekten vazgeçmek olacaktı, bir efendi gibi değil, tartıştığımız bir kimse, bize eşit bir kimse gibi davranacaktık ona,”[4] saptaması düşünce ve ifade özgürlüğünün ne kadar insani ve insan(lık) açısından vazgeçilemez olduğunun altını çizer…

Bu noktada “… ‘Özgür’ olan bir şeyden söz ederken onun hangi şeyden özgür olduğunu belirtmezsek söylediklerimizin taşıdığı anlam belirsizleşir,” vurgusuyla Bertrand Russell ekler:

“… ‘Özgür’ olan bir şeyden söz ederken onun hangi şeyden özgür olduğunu belirtmezsek ‘Özgür’ olan şey veya kişi bir dış zorlamayla karşı karşıya değildir. Ne demek istediğimize kesinlik kazandırmak için de bu dış zorlamanın ne türden olduğunu belirtmemiz gerekir. O hâlde düşünce, çoğu zaman var olan birtakım dış yönlendirici etkenlerden bağımsız ise özgür olur.

Düşüncenin özgür olabilmesi için yok olmaları gereken yönlendirici etkenlerin bazıları kendilerini açıkça gösterirler; bazıları ise daha yanıltıcı ve belirsiz, daha karmaşıktırlar. En belirgin olanlarından başlayalım: bazı fikirleri benimsemek veya onlara karşı olmak; ya da bazı konularda birşeye inandığımızı veya inanmadığımızı dile getirmek ceza yaptırımlarına yol açıyorsa düşünce ‘özgür’ değildir.”[5]

Çünkü Hayrettin Ökçesiz’in haklı ifadesiyle, “Düşüncenin neredeyse koşulsuz özgürlüğünü istemenin asıl nedeni, insan onurunun temellendirilmesinde onun kaynaksallığıdır. Bireysel özerkliğin anlam kazandığı bağlam, düşüncenin gereksindiği özgürlükler ağıdır…

Her kim olursa olsun, herkesin düşüncelerini koşulsuz dile getirme özgürlüğünü insanlık için savunmak zorundayız. Kimin neleri söylemeye hakkı olduğunu, ne olduğuna veya olmadığına bakarak saptamak bir iktidar savaşının içinde bulunulduğunun açık kanıtıdır. Böyle bir savaş vermiyorsak, böyle bir tutumu anlamlı bulamayız.”[6]

Evet, evet düşünce ve ifade özgürlüğü “sınırlanamaz”; bu evrensel bir gerçektir; hatta “en kabul edilemez” olanı bile…

Yeri gelmişken belirteyim: Düşüncelerinden ötürü diri diri yakılan Giordano Bruno’nun yakıldığı yerde, Roma’nın Campo dei Fiori’sinde yontusu var şimdi…

8 Şubat 1600’de ölüm hükmü kendisine okunurken, Bruno yargıçlara, “Beni ölüme yollarken sizler benden daha çok korkuyor olabilirsiniz,” demişti…

6-) Siyasi iktidarlar hangi sınırda özgürlüğü kısıtlarlar?

“Raison d’état”sı yani “hikmet-i hükümeti”ni sürdürülür kılan resmi ideoloji (+ tarih) ve mekanizmaları tehditle karşılaştığı an, kapitalist iktidarın “demokrasi tüluatı” nihayete erdirilir!

Constitutionalisme’in (meşrutiyetçilik) babası sayılan Montesquieu’nün ‘Yasaların Ruhu’nda ifade ettikleri, tekelci kapitalizm koşullarında mümkün değildir artık…

Mevcut iktidarın, resmi ideolojinin özgürlüklerden nefretinin, Aziz Paulus’un, “Yönetenlerin kulu ol!” deyişini anımsattığı verili tabloda aslı sorulursa “özgürlükler”; egemenler tarafından ezilenler için “ama...”lı, “fakat...”lı, “ancak...”lı kayıtlarıyla dillendirilirler!

“Ama”lı, “fakat”lı, “ancak”lı düşünce ve ifade özgürlüğü olmaz; “Özgürlüğün ardına eklenen ‘ama’ felsefi, ideolojik, hukuksal, dinsel açılımların özgürlüğe vurduğu darbeleri meşrulaştırmaya yöneliktir, diye düşünürüm. ‘Ama’lar, özgürlüğü, ötesi tahammül edilemez kabullenilmesi istenen bir alana sıkıştırır,” Yücel Sayman’ın ifadesiyle...

Özetle kimse inkâra kalkışmasın; “Kapitalizm ile demokrasi birbiri ile uzlaşmaz” diyen Marksist akademisyen Ellen Meiksins Wood’un saptamalarını hayat doğrulamaktadır!

7-) Düşünce, hayata sorulan sorularla başlar. Siz hayata hangi soruları sordunuz?

Yine “kazık” bir soru; “Dünyada en zor şey, insanın kendini bilmesidir,” dermiş Thales…

Ayvalık’taydık; küçüktüm; eski bir Rum evinde otururduk…

O zamanlar, nedendir bilmem o ev içimi ürpertirdi; korkardım…

Bir gün korktuğumu söyledim anneme. Gülümseyerek, “Neden” dedi…

Ondan sonra “Neden” dedim hep, içimi ısıtan o gülümseyişle…

Sonra da “Neden korkuyorum, neden korkutuluyoruz”un yanıtı aradım korkmadan; korkunun, bilgisizlikten doğduğunu, hiç ama hiç unutmadan…

8-) Bu röportajı okuyan insanlara sorularınız var mı?

Grup Yorum’un “Cesaret, cesaret daha fazla cesaret” diye haykıran ezgisini dinlediniz mi?

Ya da Can Yücel’in, “Dünya öküzün boynuzları üstünde dururmuş,/ Her kıpırdanışında öküz, deprem olurmuş…/ Oysa dünya, halkların omuzu üzerinde durur/ Kıpırdasın da gör!” dizelerini terennüm eder misiniz?

Veya 1 Mayıs 2009’da da Taksim’de olacak mısınız?

Tavır okurlarıyla paylaşmak istediğiniz herhangi bir şey veya önerileriniz var mıdır?

“Öneri” değil; paylaşmak istediğim iki çift söz var…

Birinci çift Fransız Atasözlerinden…

* “Başarının yüzde 5’i yapmayı bilmekten, yüzde 95’i yapabilmekten oluşur…”

* “İdealler yıldızlar gibidir, onlar tutmak mümkün olmaz ama karanlık gecelerde yolumuza onlar rehberlik ederler…”

İkincisi de Çin Atasözlerinden…

* “Bilen ve bildiğini bilen akıllıdır. Onu izleyin. Bilen ve bildiğini bilmeyen uykudadır. Onu uyandırın. Bilmeyen ve bilmediğini bilen bir öğrencidir. Ona öğretin. Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen bir aptaldır. Ondan sakının…”

* “Geleceğin tüm çiçekleri, bugünün tohumları içindedir…”

15 Şubat 2009 23:24:04, Ankara

N O T L A R

[*] Tavır Dergisi, No:83, Mart 2009…

[1] Luther.

[2] Edward Said, Entelektüel Çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay.

[3] Michel Foucault, Doğruyu Söylemek, çev: Kerem Eksen, Ayrıntı Yay., 2005, s.17.

[4] Jean Jaurès, Action Socialiste, s.275-285; Bkz: Jean Jaurès, Demokrasi, Barış, Sosyalizm, E Yay., 1991, s.70.

[5] Bertrand Russel, “Özgür Düşünce”, S’imge, No:37, Eylül-Ekim 2008-5, s.41-42.

[6] Hayrettin Ökçesiz, “İfade Özgürlüğü”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:22, No:1115, 1 Ağustos 2008, s.15.

11 Mart 2009 Çarşamba

Ben yediğim boktan iğreniyorum; iğrenmeyenlere afiyet olsun!

Hilmi Bulunmaz
11 Mart 2009


Bugün, Mustafa Demirkanlı'nın www.tiyatrodergisi.com.tr sitesinde "'KÜLTÜR BAKANLIĞI ÇANAĞI YALAYANLAR' HAKARETİ VE..." başlıklı bir haber yayınlandı. Benim de Kültür Bakanlığı çanağı yaladığımı haber yapan Demirkanlı, bu haberi ilk kez kimden duyduğunu belirtmemiş. Ben belirteyim; benden duydu!

Aylar önce Demirkanlı’yla birlikte, Ayşe Nalân Özübek'in de bulunduğu, üç kişilik sohbet toplantısında, Kültür Bakanlığı çanağı konusunu özellikle açmış ve bu çanağı benim de yaladığımı dile getirmiştim. Aylar önce Demirkanlı’ya verdiğim bu bilgiyi, 6 Mart 2009 Cuma günü Ömer F. Kurhan'a da vermiştim.

Şimdi gelelim, "'KÜLTÜR BAKANLIĞI ÇANAĞI YALAYANLAR' HAKARETİ VE…" yazısına:

***

"Aşağıda, yorum, suçlama hatta hakaret içeren bir spot yayımlıyoruz. Bu spot Hilmi Bulunmaz’ın blog’unda bol bol kullandığı ve Devlet Desteği’i alan tiyatrolar için kullandığı tanım, bu tanımı kabından mama yiyen bir köpek fotografıyla destekleyerek, tiyatro insanlarına bir de görsel destekle hakaret etmekte. Bulunmaz’ın spot’undan sonra bir bilgiyi de kamuoyunun değerlendirmesine sunuyoruz.

'Ben; askerlik yaptım, haksız yere siyasi tutuklu oldum, vergi veriyorum. Benim gibi insanların verdiği vergilerle ayakta duran Kültür Bakanlığı, bana sormadan, benden izin almadan, tiyatro sanatına katkı yapmak için değil, devlet sadakası almak için tiyatro yapanlara ulufe dağıtıyor. Ben, sade vatandaş olmanın yanı sıra, profesyonel bir tiyatro sahibi olarak, Kültür Bakanlığı'nın çanak yalatmasına ve tiyatro esnafının da çanak yalamasına karşıyım. Bu durumu esefle kınıyorum. Lanetliyorum. Götüne güvenen borazancıbaşı olduğu gibi, izleyicisine güvenen tiyatrocu olsun!... (Hilmi Bulunmaz)'

Yıllara Göre Tiyatrolara Yapılan Devlet Yardımı (1990)
'34...
35...
36...
37. Bulunmaz Tiyatro 10.000.000 TL
38. Çevre Tiyatrosu (Kocaeli) 10.000.000 TL
39. Düzce Şehir Tiyatrosu 10.000.000 TL
40...
41...'

Yıllara Göre Tiyatrolara Yapılan Devlet Yardımı (1991)
'34...
35...
36. Anadolu Sanat E. (Erzurum) 10.000.000 TL
37. Bulunmaz Tiyatro 10.000.000 TL
38. Çevre Tiyatrosu (Kocaeli) 10.000.000 TL
39. Düzce Şehir Tiyatrosu 10.000.000 TL
40...
41...'

Not: Bulunmaz Tiyatro, Hilmi Bulunmaz’ın tiyatrosudur."

***

Şimdi de gelelim kamuoyundan özür dileme bölümüne:

Ben, durduk yerde, hiç kimse uyarmadan, "ben de Kültür Bakanlığı çanağı yaladım" demek istemedim. Kültür Bakanlığı çanağı yaladığımı durduk yerde belirtseydim, belki de, şu andaki gibi rahat açıklama yapıp, Kültür Bakanlığı çanağı yalayanların, aslında neyi yaladıklarını dile getiremeyebilirdim.

Demirkanlı, kendisine aylar önce anlattığım Kültür Bakanlığı çanağı yalama suçumu gündeme getirdi de, bana da aslında ne yaladığımı anlatma şansı doğdu.

Ben "Kültür Bakanlığı çanağı yalayanlar" derken, aslında söylemek istediklerimi yumuşatarak söylüyorum. Ancak, başkalarına uygun görmediğim sert sözleri, kendim için kullanmakta beis görmüyorum:

Kültür Bakanlığı çanağı yalamak = Bok yemek!

Ben, Kültür Bakanlığı çanağı yaladığım, bu boku yediğim için, neredeyse yirmi yıldır, dilimdeki bok tadı bir türlü temizlenmiyor. Burnumdaki bok kokusu bir türlü yok olmuyor. Kültür Bakanlığı çanağının içindekileri yiyen ağızların çıkardığı şapırtı sesleri kulağımdan bir türlü gitmiyor. Öldürdüğü insanın sureti, nasıl ki katilin gözünün önünden hiç uzaklaşmazsa, benim de yediğim bokun rengi bir türlü gözümün önünden uzaklaşmıyor. Dokunduğum her şeyde, ama her şeyde bir bok duyusu alıyorum. Yediğim bokun acısı, ölünceye dek yakamı bırakmayacak. Kendimden iğreniyorum. Kendinden iğrenmeyenlere afiyet olsun!

Geceleri kâbuslar görmeme neden olan bu boku yediğim için, başta, verdikleri vergilerle iyice yoksullaşan emekçiler olmak üzere, herkesten özür dilerim. Ben, bu boku yediğim için, kendimi insanlığın en şerefsizi, en alçağı, en karanlığı olarak görüyorum.

Hülâsa…

Ben, yaklaşık yirmi yıl önce yediğim bokun girdabında yaşıyorum. Kendimden iğreniyorum. Kendinden iğrenmeyenlere afiyet olsun!

Mehmet Tekkanat bildiriyor


ÇOCUKLARA UYGULAMALI TİYATRO DERSİ
.
USTA TİYATROCULARDAN ÇOCUKLARA EĞLENCELİ SAHNE BİLGİSİ
.
.
Mersin Şehir Tiyatrosu’nun kuruluşunun 10.yılı dolayısıyla okullarda uygulanan, tiyatroyu tanıtma, sevdirme ve bilgilendirme söyleşilerinin bu seferki durağı Mersin Üniversitesi’ni Geliştirme Vakfı (MÜGEV) Özel Türkmen Koleji’ydi.
.
Türkmen Koleji’nin küçük öğrencileri tarafından ilgiyle izlenen ve konukları soru yağmuruna tuttukları söyleşi, çocukları hem bilgilendirdi, hem de eğlendirdi.
.
Tiyatro Müdürü Tamer Güven, Mersin Şehir Tiyatrosu’nun çalışmaları, oyunları ve verdiği eğitimleri anlattı ve çocukların sorularına içtenlikle yanıtlar verdi.
.
Daha sonra söz alan Gençlik Sanat Merkezi Altan Erkekli Sahnesi Kurucu-Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Tekkanat; tiyatronun çok basit kurallardan oluştuğunu ve yaşamın kendisini sahneye taşıdığını anlatarak, örnek olarak gönüllü çocuklarla bir gösteri gerçekleştirdi.
.
İlk kez oyuncu olarak sahneye çıkan çocuklar, Mehmet Tekkanat yönetiminde yaptıkları doğaçlamalarla kendilerini izleyen arkadaşlarına keyifli anlar yaşattılar.
.
Tekkanat; küçük oyuncu adaylarının çok yetenekli olduklarını ve severek yapılan her şeyde başarı kazanılacağını belirterek, “Bizlerin gençlere güvenmemiz ve onlara sorumluluk vermemiz gerekli. Herkesin içinde keşfedilmemiş yetenekler vardır. İşte bizim görevimiz bunları ortaya çıkarmak. Ülkemizin geleceği için sanatla büyüyen sağlıklı nesiller yetiştirmek zorundayız.” dedi.
.
MÜGEV Özel Türkmen Koleji Müdürü Esat Ergün; usta tiyatrocuların çocuklarımızla yaptıkları bu eğlenceli söyleşiden çok memnun olduklarını, bu tür etkinliklerin çocuklara sanatı sevdirdiğini belirtti ve katılımlarından dolayı usta tiyatroculara teşekkür plaketi verdi.
.
Söyleşilerin 27 mart Dünya Tiyatro Günü’ne kadar süreceği bildirildi.
.
(Ayrıca bakınız: Mehmet Tekkanat)
Coşkun Büktel
11 Mart 2009


...................."Türkiye'de her şey olunur, rezil olunmaz."
....................................................Murathan Mungan


GÜNAHLARI NEDENİYLE TANRI TARAFINDAN YERLE YEKSAN EDİLEN SODOM VE GOMORA BİLE TÜRK TİYATROSU'NUN BATTIĞI KADAR İĞRENÇ BİR REZİLLİLİĞE BATMIŞ OLAMAZ


Türkiye'nin en meşhur tiyatro profesörünün (Özdemir Nutku), önünü kesmek için bir yazara (Coşkun Büktel) çeşitli yalanlarla iftira attığı; profesörün savunma yazısındaki yalanlarla ve CD kaydıyla güneş gibi apaçık belgeleniyor; Türk tiyatrosunda "tık" yok.

Hiç kimse iftiracı profesöre "gık" diyemiyor ama; iftiraya uğrayan yazara karşı, saldırının, hakaretin, iftiranın bini bir para... Hiç kimse iftiracı profesöre gık diyemiyor ama, iftiraya uğrayan yazarı aforoz etmek için, çeşitli anketler ve imza kampanyaları bile düzenleniyor. Alternatif olmak iddiasındaki gruplar ve yayıncılar bile, iktidarca beslenen iftiracı profesöre karşı süt dökmüş kedi kadar tepkisizken, hatta iftirayı örtbas çabasına bile yeltenip, iftira mağdurunu her alanda sansür etmişken; iftira mağduru yazarı, sırf, alçaklık saydığı bu sansür ve tepkisizliğe karşı sessiz kalamadığı, tepki verdiği ve tepkisiz kalanları ahlaksızlıkla, sanatsızlıkla suçladığı için; yepyeni ve daha da alçakça bir saldırı ve iftira bombardımanına tutuyorlar.

Öte yandan, Muhsin Ertuğrul sahnesini yıktırmamak için "termosunu alıp" gece nöbeti tutacağını açıklamış olan sosyalist(!) ve şair(!)bir tiyatrocu(!) ise, kendisine lütfedilen genel sanat yönetmenliği koltuğu karşılığında, hayatı boyunca savunduğu tüm değerlere tekmeyi basıp, kendini ve değerlerini paçavra durumuna düşürmeye, müstakil Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin ise, kat karşılığında, arazi rantçılarına peşkeş çekilmesine razı oluyor.

Sosyalist(!) şair(!) tiyatrocu(!) yani bizim "Kazmacıbaşı" dediğimiz Orhan Alkaya, zor da olsa, pişkinlikle de olsa, utanmazca da olsa, savunma yapabilecek, bir şeyler söyleyebilecek durumda... "Fikrimi değiştirdim. Artık AKP'ye inanıyor, Kadir Topbaş'a güveniyor, müstakil Muhsin Ertuğrul sahnesinin matah bir değer olduğunu söylerken yanıldığımı itiraf ediyorum" diyebilir. Türkçe'nin, bizim tarafımızdan "Mimesis dili" olarak tanımlanan, kıvırmaya müsait, kaypak ve muğlak bir lehçesiyle, bu anlama da gelecek bazı açıklamalar yaptı zaten.

Ama Özdemir Nutku, belgelenen iftirası için hiçbir savunma yapamaz. İftiranın CD'si ortaya çıkmadan önce Nutku, "Coşkun Büktel'e Yanıt" başlıklı bir yazıyla, kendini savunmaya ve Büktel'in gönlünü almaya çalıştı. Ama o yazıda kendini savunmak için "yaptığını" söylediği şeyleri yapmadığı, "dediğini" söylediği şeyleri demediği, daha sonra ortaya çıkan CD kaydıyla belgelenince, Nutku suspus oldu ve üç yıldır ne iftirasını kanıtlayabiliyor ne de iftirası için özür dileyebiliyor.

Alkaya savunma yapabilir. Utanmazlığa vurup "fikir değiştirdim, o yüzden yıkıyorum", diyebilir. Zaten Mimesis lehçesiyle "kıvırma payı" bırakarak, buna yakın şeyler söylüyor. Mimesis dili bu tür utanmazlıklar için biçilmiş kaftan... Bir şeyi "temkinli" söylüyorsunuz, tepki gelince, ben öyle demek istememiştim diyerek kıvırıveriyorsunuz.

Ama Özdemir Nutku, "fikir değiştirdim, o yüzden iftira atıp yalan söylüyorum. Dürüstlüğün matah bir değer olduğuna artık inanmıyorum. Bu konuda tutucu olmayı bıraktım. Artık gerektiğinde iftira da atarım, yalan da söylerim" diyemez. Bu kadar utanmazca bir mesajı Mimesis diliyle bile vermeye cesaret edemez. Utanmaz olmak başka, utanmazlığını ilan etmek başka...

Özdemir Nutku'nun suçu çok daha vahim, sabit ve "inkâr edilemez" nitelikte olduğu halde, kimse Özdemir Nutku iftirasını kınayamıyor. Ama Orhan Alkaya, hakikat mücadelesi veren Coşkun Büktel ve Hilmi Bulunmaz tarafından kınandığı gibi, onun fikir değiştirip AKP dümen suyuna girmiş olmasına daha çok kızan AKP karşıtı geniş bir çevre tarafından da kınanabiliyor.

Yani hakikat kimselerin umurunda değil. Herkes birbirini herhangi bir camianın "adamı" olması nedeniyle övüyor veya kınıyor. Hakikat önemli olsaydı, herkesin, Orhan Alkaya'dan önce, suçu çok daha "açık", "sabit" ve "inkâr edilemez" nitelikte olan Özdemir Nutku'yu kınaması gerekirdi. Ama "suçun niteliği" kimseyi ilgilendirmiyor. Nitelik değil nicelik belirleyici oluyor. Sanat gibi bir alanda niteliğin önemsenmesi gerekirken, herkes niceliği asıl kriter sayıyor.

Kısacası, Türk tiyatrosunda, aslında, hiç kimse Orhan Alkaya'dan daha tutarlı veya daha masum değil... Alkaya'nın suçu, sahnelerin yıkılması gibi daha geniş "nicel" sonuçlar yarattığı için, Alkaya kınanabiliyor; ama Nutku'nun çok daha gayrıahlaki nitelikteki suçu, Büktel'den başkasına zarar vermediği için, "sanatçılar"(!), üstelik de bir sanat camiasınının "tümü" tarafından bile, görmezden gelinebiliyor.

Sodom ve Gomora'da bile, tanrı tarafından afet dışına çıkması ve kurtulması istenen bazı iyi insanlar vardı; Türk tiyatrosunda ise, ilaç için bile adam yok.

Orhan Alkaya'nın eski suçlarından daha vahim olmayan, ama yenilik olarak, Alkaya'yla birlikte çevresindekilerin ve nemalandırdıklarının da ne kadar çürüdüğünü kanıtlayan son sansür skandalını Nedim Saban ortaya çıkarmış ve Alkaya, yaptığı sansürden utanmak yerine, utanmazlığı ele alıp, skandalı ortaya çıkaran Saban'ı yalancılıkla suçlamıştı. Saban şimdi sansürün belgelerini ortaya koyuyor ve Alkaya bu kez ne yapıyor sizce? Utanıyor mu? Saban'a yalancı demekle iftiracı durumuna düştüğü için üzülüyor mu? Rezil olduğuna yanıyor mu? Ne gezer! Alkaya, sansür meselesi önemli değilmiş de, üzerinde durulması gereken asıl mesele, Saban'ın, sansür belgesini nereden ele geçirdiğiymiş gibi bir hava yaratıyor. Sızıntının kaynağını araştıracağını söylüyor. Peki ya sansür? Peki ya Saban'a attığın iftira? Aman canım ne önemi var? İftira'yı pirimiz Özdemir Nutku bile atıyor. İftira tiyatral inancımızın vecibelerinden biri olmuş durumda. Camiamız yalan ve iftira konusunda tutucu davranmayı bıraktı. İftira konusunda, geniş, esnek ve yapıcı bir tutum içindeyiz. Saban'ın da bizden farklı bir konumda olduğunu düşünmüyoruz. Nutku Büktel'e iftira atınca Saban'ın bir itirazı oldu mu? Şimdi ne yüzle bizim iftiramıza karşı çıkabilir ki?

Ama Saban, çok sert çıkamasa da, karşı "çıkıyor". Saban'ın yazısını, Hilmi Bulunmaz'ın sunuşuyla okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

Devlet Tiyatroları rejisiyle ayakta durmaya çalışan Trabzon Şehir Tiyatrosu Sabancı Vakfı ve Birleşmiş Milletler desteğiyle Kadınlık Sanatı'nı sunuyor

Trabzon Şehir Tiyatrosu Derneği 2006 yılında meslekleri birbirinden farklı olan ve yıllardır yarı profesyonel olarak gerek sahnede gerek sahne arkasında tiyatro ile uğraşmış kişiler tarafından kuruldu, kuruluşundan itibaren heryerde ve herkesle tiyatro ilkesi ile yola çıkan derneğimiz bu ilkesini 3 yıllık zaman dilimi içerisinde yaptığı işlerle de göstermeye çalıştı. Bu projeye başlarken de amacımız sanat ve tiyatro temelinde toplumda dönüşüm için bir yol açmaktı, Kadınlık Sanatı projemiz ve bundan önce yaptığımız işler bu doğrultuda başladı ve ilerledi. Bundan önceki sezonlarda sergilediğimiz oyunlar Babaannem Yüz Yaşında, Barut Fıçısı, Zamazingo adlı oyunlardır. Oyunlarımızın rejisinde genellikle Devlet Tiyatroları sanatçılarından yardım alarak çalıştık. Bunun sonucunda çeşitli ödüller ve tebrikler aldık. Dernek olarak Trabzon da yapılan her türlü sanatsal ve sosyal etkinliğe destek vermeye çalıştık, üyelerimiz ve özellikle de aktif ekibimiz Adnan Akyüz, Nuray Yeşilaraz, Özkan Yıldırım, Serap Berber, Ali Kemal Durmuş (ki aynı zamanda bu ekip KADINLIK SANATI projesinde de yer alıyor) tüm zorluklara rağmen bu gönül işini sürdürmeye devam ediyor. Trabzon Şehir Tiyatrosu olarak kapımız bu güzel paylaşımları yaşamak isteyen herkese açıktır. Trabzonu sanat ve kültür şehri yapma yolunda, biz de bunun önemli bir göstergesi olmak için çalışmaya devam edeceğiz.

***

PROJE HAKKINDA BİLGİ:

SABANCI VAKFI VE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ortak programı kapsamında desteklenen tek sanatsal proje KADINLIK SANATI devam ediyor, köylere, beldelere, ilçe merkezlerine gidilip DIŞ SES adlı, kadın temalı oyunun gösterimi yapılıyor, hayatlarında hiç tiyatroya gitmemiş yada hiç tiyatro izlememiş insanlara ulaşılıyor, ayrıca projeden desteğini esirgemeyen sosyal hizmet uzmanı Asuman Çebi ve avukat Işıl Demir Günerde gidilen her bölgede interaktif eğitim yapıyor, bu zamana kadar etkinlik yapılan her pilot bölgeden çok olumlu geribildirimler alınması ve projenin amacına doğru adım adım ilerlemesi Trabzon Şehir Tiyatrosu ekibini giderek dahada motive ediyor,bu yerlerde oyundan sonra katılımcılarla özellikle kadınlarla oyun hakkında söyleşiler yapılıyor karşılıklı soru-cevap şeklinde sohbetler ediliyor, mart ayındaki etkinlik programında ise belirlenen iki bölgede ( Değirmendere ve Pelitli ) Trabzon Devlet Tiyatrosu sanatçısı Dilek Güven kadınlarla atölye çalışmaları yapacak, KADINLIK SANATI projesi bu yönde yapılacak diğer proje ve etkinlikler için örnek teşkil edecektir.Trabzon Şehir Tiyatrosu olarak verimli giden bu çalışmamızı yine sanat- tiyatro ile toplumsal dönüşüm sağlayacak başka projelere dönüştürmek için şimdiden fikir alışverişine ve planlama çalışmalarına başladık.

***

MART AYINDAKİ PROGRAMIMIZ ŞÖYLE;

1) 01.03.2009 PAZAR GÜNÜ TONYA SAAT 13:00 DA TİYATRO OYUNU DIŞ SES VE İNTERAKTİF EĞİTİM (AVUKAT VE SOSYAL HİZMET UZMANI İLE)

2) 05.03.2009 PERŞEMBE GÜNÜ DEĞİRMENDERE TOPLUM MERKEZİ SAAT 11:30 DA TİYATRO OYUNU DIŞ SES VE WORK SHOP ÇALIŞMASI (TRABZON DEVLET TİYATROSU SANATÇISI DİLEK GÜVEN İLE)

3) 06.03.2009 CUMA GÜNÜ DERECİK BELDESİ SAAT 13:00 DA TİYATRO OYUNU VE İNTERAKTİF EĞİTİM (AVUKAT VE SOSYAL HİZMET UZMANI İLE)

4) 08.03.2009 PAZAR GÜNÜ PELİTLİ GENÇLİK MERKEZİ SAAT 11:30 DA TİYATRO OYUNU DIŞ SES VE WORK SHOP ÇALIŞMASI (TRABZON DEVLET TİYATROSU SANATÇISI DİLEK GÜVEN İLE)

5) 19.03.2009 PAZARTESİ ARAKLI İLÇESİ SAAT 13:00 DA TİYATRO OYUNU DIŞ SES VE İNTERAKTİF EĞİTİM (AVUKAT VE SOSYAL HİZMET UZMANI İLE)

10 Mart 2009 Salı

ULUSAL OYUN YAZARLIĞI SEMPOZYUMU




ULUSAL OYUN YAZARLIĞI SEMPOZYUMU, 27-28 Şubat 2009'da Kocaeli Üniversitesi Derbent Oteli'nde yapıldı.
.
.
OYÇED (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği) ve Kocaeli Üniversitesi GSF Sahne Sanatları Bölümü'nün işbirliğiyle gerçekleşen etkinliğe, oyun yazarları, bilim insanları ve Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü öğrencilerinin yanı sıra, yurdun her tarafından dramatik yazarlık öğrencileri katıldı. Oyun yazarlığı ve sorunlarının tartışıldığı sempozyumda, "Oyun Yazarı ve Sorumluluğu, Dün Bugün Yarın, Yazarın Eğitimi, Oyun Yazarlığı Mesleği" ana başlıkları ile gerçekleşen oturumlar büyük bir ilgiyle izlendi. "Yeni Metin Yeni Tiyatro" ve "Oyunyaz" gibi oyun yazarlığı projelerinin de tanıtıldığı ve oyun yazarlığımızın bugünkü durumu üzerine tartışmaların yürütüldüğü forumun yanı sıra, 11 ayrı oturumu da içeren sempozyum, 28 Şubat akşamı düzenlenen kokteyl ve katılımcılara verilen katılım belgelerinden sonra 2. Sempozyum'da tekrar buluşmak üzere sona erdi.
.
OYÇED Başkanı Sema Göktaş, 2. Sempozyum'un hazırlıklarına şimdiden başladıklarını belirterek, bu sempozyumun bir çok bakımdan yararlı olduğunu, özellikle yetişmekte olan yazarlık öğrencilerinin, oyun yazarlarının, akademisyenlerin ve konuya ilgi duyan herkesin etkileşim içine girmeleri, bir araya gelip sorunlarını tartışmalarının, ulusal oyun yazarlığımıza çok önemli katkıları olacağını vurguladı.
.
Sempozyum'a şu isimler katıldı: Prof.Dr. Murat Tuncay, Prof. Dr. Hülya Nutku, Prof. Dr. Hasan Erkek, Doç.Dr. Sema Göktaş, Doç.Dr. Beliz Güçbilmez, Yrd.Doç.Dr. Efdal Sevinçli, Yrd. Doç. Dr. Önder Paker, Yrd. Doç.Dr. Nil Ünlü Aycıl, Yrd. Doç. Dr. Erbil Göktaş; Arş. Görevlileri: Bünyamin Aydemir, Duygu Toksoy, Cem İçyar, Lokman Zor, Funda Özşener, Şener Aksu, Çiğdem Kılıç.
Yazarlar: Yılmaz Onay, Haşmet Zeybek, Ahmet Önel, Coşkun Irmak, Okday Korunan, M. Sadık Aslankara, Ülkü Ayvaz, Tuncer Cücenoğlu.
.
Katılımcılar arasında TOBAV Genel Başkanı Tamer Levent, İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya, Av. Burhan Gün, Dr. Selen Korad Birkiye, Ömer Kemiksiz, Asmin Singez, Alpay Ekler, Metin Boran, Burak Akyüz de bulunuyordu. Ayrıca Kocaeli Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık öğrencisi Ersin Çakmak da "Oyun Yazarlığı Mesleği" oturumunda "Kim Oyun Yazarı Olmak İster?" başlıklı bir bildiri sundu.

Okumayan kalmasın

www.coskunbuktel.com adlı sitenin en çok okunan yazısı "'ÇIĞ' ASLINDA NEDİR, NEYİ SARSIYOR?"... Yukarıda fotoğrafı bulunan Tuncer Cücenoğlu (Тунджер Джудженоглу)'nun yazdığı "Çığ" (Лавина) oyununu irdeleyen ve 5000 kişinin okuduğu "'ÇIĞ' ASLINDA NEDİR, NEYİ SARSIYOR?" yazısı, bizce, daha çok kişi tarafından okunmayı hak ediyor. Okurlarımızın, tam iki yıl önce yazılan bu önemli araştırmayı okumasını arzu ettiğimiz için gündeme getiriyoruz.

Şimşek hızıyla kararan bu dergiyi tanıdınız mı?

"Aylık ortalama 3.000 tirajı olan Tiyatro... Tiyatro... Dergisi..."

(Bakınız: 10 Mart 2009, "Tiyatro... Tiyatro... Dergisi Hakkında")

Buna kargalar bile güler!
Değerli Detis Üyesi Dostlar. 4.03.2009


Özerk Sanat Konseyi çalışmalarına şimdiye dek sizlerden ilgi ve destek sağlayamadığımız için üzgünüz. (TOBAV ve TOMEB’in desteği var örneğin) Ancak sizlerin bu uzak duruşunuzun nedeni, eğer yanlış bilmiyorsak, bizim çalışmalarımızın Devlet Tiyatrolarını ilgilendiren bölümüne ilişkin, gerçeğe aykırı kimi önyargılar. İşte bu önyargıları gidermek ve Detis’i (gerektiğinde karşı çıkşınızı da dile getirmeniz için) 12 Mart’ta İstanbul’da düzenlediğimiz “Özgürlük, Özerklik, Sanat” konulu panel ve foruma davet etmek istiyoruz.

Önyargıyı gidermek üzere bu davete, özerk “Türkiye Sanat Kurumu” yasa tasarısı taslağından da iki kopya ekliyoruz. Kopyalarda S. 9’da Gerekçe falında ve S. 11’de “Görevler” faslında Devlet Tiyatrolarını ilgilendiren satırların altını çizdik. Ayrıca o satırları bu çağrımızda da bilgi olarak yineleyelim:

(Gerekçe, dördüncü paragrafta, S.9)

... Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Baleleri, Devlet Halk Dansları Topluluğu, Devlet Çok Sesli Koroları ve Devlet Senfoni Orkestralar ile ödenekli tiyatro statüsü kazanmış belediye Tiyatroları, tam ödenekli kamu kurumu niteliklerini koruyarak işleyişte özerkliğe kavuşturulacaktır. Özerk işleyişin modeli “Türkiye Sanat Kurumu’nun görevleri, madde 3-m’de ifade edildiği gibi kurum tarafından oluşturulacaktır. Bakanlığa bağlı olmayan sanat kurumlarının ve sanatçıların gerçekleştireceği etkinliklerin desteklenmesi, Türkiye Sanat Kurumu’nun görevi ve yetki alanı içinde olacaktır.

(Görevler, madde 3-m)

Tam ödenekli kamu kurumu niteliğindeki tiyatro, opera, bale, orkestra ve koro gibi sanat kurumlarının özerk işleyişe kavuşturulmaları için gerekli modeli oluşturararak, uygulanmak üzere ilgili bakanlığa sunmak.

Taslağımıza, zaten ortak kaygıları taşıyan DT’lu temsilciler eliyle ve özel çabayla eklenmiş bulunan bu taslakların, Detis’in son zamanlarda Tobav ve bakanlık görüşlerine verdiği yanıtlarda dile gelen haklı kaygılara ve duyarlığa uygun olduğunu düşünüyoruz. (Örneğin, “tam ödeneklilik statüsünün korunması”, kaydı ve talebi. Özerk işleyiş modelinin oluşturulmasında ise bakanlığa hiç pay bırakılmaması, gibi). Kaldı ki bu, adı üstünde: “taslak”. yani değiştirilmeye açık.
Öte yandan bu iktidarın, mevcut kurum ve değerleri de yok etmeye bahane aradığını biz de biliyoruz. Bu bakımdan iktidara, “özerklik talebi”nin ötesinde, herangi bir müdahelesine çanak tutacak bir şey getirmemeye dikkat ediyoruz.

Ama daha kötüsüne de cüret edememesi için biz özerklik talebimizle kamuoyunu taze tutalım, bu arada mevcudun mutlaka korunması vurgumuzu da sürekli
yapalım, diyoruz.

Bütün buna karşın, “özerklik de talep etmeyin, hiç bir şey yapmayın, bekleyin görelim” demeyi düşünmüyorsunuz herhalde. Kaldı ki, bu isteğiniz varsa bunu da topantıya katılarak dile getirebilirsiniz; örneğin, madem “özerklik falan istemiyoruz, biz statükonun korunmasından yanayız, gölge etmesin kimse” diyerek bir de karşı çıkılıyor, böyle olumsuz düşünen meslekdaşlar varsa biz enayi miyiz, uğraşıp duruyoruz, diyerek, özerk sanat konseyini feshedelim gitsin, diye tepkisel yaklaşan üyelerimiz de var. Sizin görüşünüz bu mu gerçekten?
Evet, en azından bu çağrımız ve bilgilendirmemizle, önyargıları (eğer vardıysa) giderdiğimize ve artık iletişimde sizlerden de bize ilgi bekleyebileceğimize inanıyor, panelde görüşmek üzere başarılar diliyoruz.

Canol Kocagöz
ÖZERK SANAT KONSEYİ
Yürütme Kurulu Adına
Dönem Genel Sekreteri
GSM 0555 446 26 52

(Detis’in bakanlığa yanıtından):
- Çünkü gerçek sanat, ancak “özerk ve özgür ortamlarda, katılımcı bir yerinden yönetim anlayışı” ile üretilip sürdürülebilir.
- Sanat kurumları için “özerk” statü tek ve vazgeçilemez yaklaşımdır.

(Detis’in TOBAV’a yanıtından)

- Alanında var olan, büyük ölçüde işlerlikleri kanıtlanmış, varlıkları tartışılmaz kurumların kazanımlarını korumada ve onları geleceğe taşımada etkin olacak bir çalışma için güç birliği yaparak kendi yasamız üstünde yoğunlaşmak en doğrusu olacaktır.

İRTİBAT İÇİN: MİMARLAR ODASI İSTANBUL BÜYÜKKENT Şub. YILDIZ HİZMET BİNASI BEŞİKTAŞ-İSTANBUL
Tel : 0.212. 227 69 10 - 11